21 Ocak 2018

Olan yine bana oldu

İSTANBUL-MALTEPE'DE BİR ÇATI KATI/İÇ/GECE (2 EYLÜL 2016)
İlk olarak tam iki hafta önce okula kaydım için geldiğim İstanbul'a, bu sefer evimi düzenlemek için geldim. İnternetten bulduğum bir emlakçı, dört saat rötar yapan uçağıma rağmen beni Bostancı Köprüsü'nden aldı ve evime getirdi. Evi bildiğin bok götürüyor, telefonda söylediği "Eve temizlik yapan bir abla geldi, merak etme." cümlesi kocaman bir yalanmış, görür görmez anladım. İki metre boyumla tavanı yere yakın ev tutmanın cezasını da gelir gelmez çekmeye başladım, kafamı tavana vura vura sağ tarafı kocaman oldu.
Aylarca süren platonikliğim de yerini aşk acısına bıraktı. Öyle efsane bir şekilde reddedildim, öyle korkunç bir mesaj geldi ki; aklıma her gelişinde gözlerim doluyor. Uçaktan inerken bile "Onunla aynı şehirde nefes alıyoruz şu an!" diye sevinen biri, yarın ağlaya ağlaya yerleri silecek, dolapların içindeki böcekleri temizlemeye çalışacak, mahallesini keşfedip temizlik malzemeleri almaya gidecek. Üstelik daha faturaları üzerime almadım ve nasıl yapmam, nereye gitmem gerektiğini bile bilmiyorum. Koca şehirde hiç kimsem yok, hazırlık sınavı için gelen tek kişi benim sanırım. Her adımımda "O şimdi yanımda olsaydı böyle olmazdı, dünya neden böyle bir yer, Allahım bu acı ne zaman bitecek?" diye geçiriyorum aklımdan. Telefonumdaki acı veren bütün şarkıları sildim ama "E mi?"yi silemedim bi türlü. Durup durup dinliyorum, yarın temizlik yaparken nasıl bir halde olacağım kim bilir.
E5 YOLUNDA BİR MİNİBÜS/İÇ/GÜN (4 EYLÜL 2016)
Faturaları üzerime almak için yola çıktım, en son hasta olacaktım soğuk suyla duş almaktan çünkü. Doğalgaz bürosunu sora sora bulacağımı düşünüyordum ama altıncı minibüsteyim, cebimdeki para giderek azalıyor ve şoför beni unutup Tuzla'da indirdi, bildiğin Tuzla'da.
'Tuzla'ya hoş geldiniz.' tabelasının altına çökmüş ağlıyorum. "Beceremiyorum, yapamıyorum, olmuyor." diyerek. Bir de, aşk acısı öyle despot bir duygu ki; hayatımdaki her olumsuzluğun onun yüzünden olduğunu düşünüyorum: "Ben yanlış yerdeyim, adam beni unuttu çünkü o beni sevmedi! Cebimde param kalmadı çünkü o yanımda değil! Tuzla'ya yanlışlıkla geldim çünkü ben sevilmeyecek birisiyim!"
Son dakikalara kalarak fatura işlemlerini hallediyorum. Mutlu değilim, kendimden hoşnut değilim, umuyorum ki her şey güzel olur.
AYNI ÇATI KATI/İÇ/GECE (29 EYLÜL 2016)
Evden ayrılıyorum. Ev arkadaşı bulamadım ve annemler kirayı karşılayamayacaklarını anlatıyor. En yakın arkadaşlarımdan birisi şu an evimde ve ikimiz de çok hastayız. Yarın eve kamyon gelecek, kutulara eşyaları koymamız gerekiyor. İkimiz de gözlerimizi açamıyoruz, erkenden yataklara gidiyoruz, "Sabah erken uyanıp hallederiz." diyerek. İstanbul'un soğuğu öyle bir çarpıyor ki, aşk acısını bile unutuyorum boğaz ağrımdan ve ateşimden.
Bir yurda kayıt yaptırıyorum, yine aynı umut dolu sesimle "Belki her şey güzel olur." diyerek.
ZÜMRÜTEVLER'DE 910 NUMARALI YURT ODASI/İÇ/GECE (KASIM ORTALARI, 2016)
Oda arkadaşlarımdan birisiyle inanılmaz iyi dost oluyoruz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor. Ancak şunu çok iyi anlıyorum, yurt odası bana göre değil. Hiçbir şey yazamıyorum, özgür hissetmiyorum, temizlik görevlisi masada kitap bıraktığım için laf sokup duruyor, sinir krizleri geçiriyorum. Onca kitabı ne yapacağımı soruyorum, cevap veremiyor.
Diğer arkadaşımla aram iyi değil. Tanıdığım en faşist, en cinsiyetçi, en geri kafalı kişiyle tanışıyorum sanırım. (Daha beterlerini gördüm.) Birbirimize laf sokup duruyoruz. O kadınları aşağıladıkça ben ortalığı ayağa kaldırıyorum, gece beni yastıkla boğmazsa iyi.
Plan yapıyorum, şu bir hafta yakın davranıp onu odadan göndermeyi düşünüyorum. Yurdu kötüleyip buradan soğumasını sağlayacağım ve o da gidecek. Maniple etme yeteneğime güveniyorum, umarım başarırım.
Aşk acım hafiflemek yerine daha da kötü halde, her gün oda arkadaşıma bir şeyler anlatıyorum. Maalesef, anlattıkça büyüyor içimdeki şey. (Sana tavsiyem, birini seviyorsan çok az kişiyle paylaş, anlattıkça kazıyorsun içine çünkü.)
AYNI YURT ODASI/İÇ/GÜN (KASIM SONLARI, 2016)
Sabah uyanır uyanmaz oda arkadaşımın yatağının nevresimlerinin olmadığını görüyorum. Başarmışım, çocuk yurttan kaydını sildirmiş! Vicdan azabı çekmem gerekiyor mu bilmiyorum ama içim çok rahat. Yakın olduğum arkadaşımla beraber, aynı umut dolu ses tonumla "Her şey güzel olacak." diyorum, yine.
BEŞİKTAŞ-OKKALI KAFE-ÜST KAT BALKON/DIŞ/GECE (ŞUBAT ORTALARI, 2017)
Yurda, onca ulaşım zorluğu ve sıkıntıya rağmen, sevdiğim birisiyle beraber olduğum için mutlu mesut gittiğimi arkadaşlarıma anlatırken telefonum çalıyor. Oda arkadaşım, kendi üniversitesinin yurdunun çıktığını söylüyor ve ayrılmak zorunda olduğundan bahsediyor. Yıkılıyorum, bu sefer içimde kötü bir his var çünkü.
AYNI YURT ODASI/İÇ/GECE (ŞUBAT ORTALARI, 2017)
Giden arkadaşımdan sonra gelen çocuklardan birisiyle yine çok iyiyim, beraber çok gülüyoruz. Ancak o da gidiyor. Odaya anında yeni bir kişi geliyor. Milliyetçilik yapacak en son kişiyim ama gelir gelmez kendi ana dillerinde konuşmaya başlıyorlar. Ara ara bana bakıyorlar, ne dediklerini asla anlamıyorum. Kendimi resmen fazlalık gibi hissediyorum. Hakkımda konuştuklarını düşünmem de cabası.
Aynı gece, cips paketi sesiyle gecenin ikisinde uyanıyorum. (Hâlâ duyduğum zaman gözlerim doluyor, öyle bir travma yarattı bende.) Bir tanesi hatır hutur cips yiyor, diğeri güya sakız çiğniyor. Yemek yemeyi de mi öğrenmediler, diyorum içimden. Yorganı kafama kadar çekip duymamaya çalışıyorum.
Ayrıca, temizlik görevlisinden yine şikayet geldi. Masada kitap bıraktığım için. Türkiye'deki en idealist temizlik görevlisi bana denk geldi sanırım. Dolapta yer olmadığını anlatıyorum, "Yapacak bir şey yok." diyor, ağlamak üzereyim.
YURT BAHÇESİ/DIŞ/GÜN (MART BAŞI, 2017)
Bir haftadır arkadaşımın evindeydim. Mutlu değilim, bunaldım ve onun yanına gelmiştim. Okula bile gitmedim doğru dürüst, paso evde yatıp halimi düşündüm. Odamı değiştirmeye karar verdim, sanırım yapabileceğim en doğru şey bu.
Ancak sadece on dakika sonra aynı yurt bahçesinde bağırıyorum. Bildiğin bağırıyorum ama, avazım çıktığı kadar. Memurun tavrının rezilliğine, bana söylediği cümlelere, gevşekliğine. Bir sürü öğrenci başıma toplanıyor, herkes beni seyrediyor. Olanları telefonda anneme anlatıyorum, o da Adana'da beni merak etmekten mahvoluyor. Telefonla birilerini arıyor ve söylüyor: "Eşyalarını topla, 4. Levent'e gidiyorsun, abinin yanına."
Acilden gelmiş, burnu yara, elinde eczaneden aldığı ilaçların olduğu poşetin olduğu Tolga, odasına gidiyor ve eşyalarını toplamaya başlıyor. Dört koca valiz ve sırt çantaları.
"Aynı umut dolu ses tonu..." diye başlamama gerek yok sanırım.
4. LEVENT'TE BİR DAİRE-SALON/İÇ/GÜN (MART SONLARI, 2017)
Evde iki çift var, önce birinin yanına yerleşiyorum. Sevgilim yok, biraz kıskanıyorum evdekileri. Çocukları gibiyim, yan koltukta ben uyuyorum ama böyle olmayacağını hepimiz biliyoruz. Biraz daha mutluyum artık, ev arkadaşlarımı seviyorum. Diğer çiftle pek konuşmuyoruz, selamlaşmak dışında iletişimimiz yok. Odadan ayrılıyorum ve çözümü, salon kapısı olmadığı için duvarın bir ucundan diğer ucuna korkunç bir tonda sarı renk çarşafı çekip kapı yapmakta buluyoruz! Alttan üstten açık olsa da, dolabım olmasa da, kıyafetlerimi bir koltuğa sermiş olsam da, sonunda kendi odamdayım, mutluyum!
Ayrıca, Japonca kursuna yazılmaya karar veriyorum. Küçüklükten beri kendi başıma öğrenmeye çalışıyorum, biraz biliyorum ama geliştirmek istiyorum. Aşk acım hafifledi, biraz daha motiveyim. Dergilere yazı gönderiyorum, hatta yemek yapmaya bile başladım.
AYNI DAİRENİN SALONU (TOLGA'NIN ODASI)/İÇ/GECE (NİSAN BAŞI, 2017)
Arkadaşımla görüntülü konuşuyoruz, odamı ve çarşafımı gösteriyorum, gülüyoruz. Sessiz olmaya çalışıyorum, kimseyi rahatsız etmemek için. Birden, "Ohhhh!" diye bir inleme sesi geliyor. İçimden "Bu ses ne sesi?!" diyorum. Hemen arkasından art arda gelen ten tene değme sesleri ve yine "Ahhh, ohh!" sesi! "Şaka mı bu, bir dakika Can!" diyorum ve telefonu kapatıyorum.
Sevişebilirsin, istersen fantezi bile yapabilirsin de bir dur! Sen kimsin de beni cinsellikten soğutuyorsun! Midem bulanıyor, müzik açıyorum hemen.
30 saniye sonra bitiyor ama o 30 saniye bana 30 günmüş gibi geliyor. "Ulan," diyorum, "Ne çok çeşit insan var be!" Çocuk kendini Johnny, sevgilisini de Sasha sanıyor muhtemelen, şimdilik bir şey demiyorum.
TOLGA'NIN ODASI/İÇ/GECE (NİSAN SONU, 2017)
Japonca güzel gidiyor, kendimi mutlu eden şeyler yapmaya başladım sonunda. Yazılarımı yazıyorum, geceleri rahatım. Dizi olarak her gün Sihirli Annem izliyorum, neden bilmiyorum ama bana iyi geliyor.
Sihirli Annem'i açmışım, uykumun tam olarak dalma evresindeyim, sesleri hayal meyal duyuyorken; bir anda "Oooooh, aaaah!" diye bir ses! "Perihan Teyze Taci'yi mi götürüyor lan, n'oluyor?" derken, sesler yine aynı sevişgen çiftten geliyor. Uykum için savaş açacak birisiyim, gözlerimi kapatıp avazım çıktığı kadar bağırıyorum: "ULAAAAN SİZ NASIL İNSANLARSINIZ, İNSAN MISINIZ LAN SİZ, MİDEM BULANIYOR, YETER ARTIK YETEEEER!"
Sabahında bu evde olay çıkacak, diğer ev arkadaşlarım da benimle aynı fikirde üstelik.
ADANA OTOGARI/İÇ/GÜNDÜZ (EYLÜL'ÜN İLK HAFTASI, 2017)
Efsane bir 4. Levent macerasından (sevişgenler evden gidiyorlar) ve üç aylık tatilden sonra dönem başlıyor, İstanbul'a dönüyorum. Annemle sarılıp duruyoruz. Okulun açılmasına üç gün var ve ben kalacak ev bulmadım, aramadım, sormadım bile. Otobüsten iner inmez emlakçı emlakçı gezeceğim, valizim it ölüsü gibi üstelik. Yine her şeyim son dakika ancak huyumdan asla vazgeçmiyorum. Otobüse doğru yürüyorum.
MALTEPE'DE ÇATI KATININ OLDUĞU APARTMANIN -1. KATI-MUTFAK/İÇ/GÜNDÜZ (EKİM BAŞI, 2017)
Karşımda dünyanın en iyi ev arkadaşı adayı oturuyor. Çocuk inanılmaz sakin, hafif mahçup. Ev arkadaşı aradığımı duyar duymaz aradı, masada detayları konuşuyoruz. Yirmilik diş ameliyatı olmuşum, ben susuyorum daha doğrusu, o anlatıyor. Yüzüm gözüm şişmiş ama kira ikiye bölünecek diye inanılmaz mutluyum. Onca hadiseden sonra ev arkadaşım doğru dürüst birisi olacak, bundan güzeli olamaz yahu.
ADANA-YAZLIK BELDEDE BİR VİLLA-SALON/İÇ/GECE (14 OCAK 2018)
Dayılarım, kuzenlerim; hep beraber oturuyoruz. İstanbul'daki üçüncü evime çıkışım ve bir kere yurtta kalışım yüzünden, insanlar bende bir sıkıntı olduğunu düşünüyor. Dayım soruyor: "Ev arkadaşınla aran nasıl, nasıl gidiyor?" Kendi kardeşim olsa bu kadar övemezdim, başlıyorum: "Muhteşem, çok iyi, inanılmaz sessiz, her şey çok güzel, yarın arayacağım kira günü, konuşursun istersen, dünyalar tatlısı birisi."
Her şey, güzel gidiyor.
MERKEZ-TOLGA'NIN DAYISININ EVİ-SALON/İÇ/GÜN (15 OCAK 2018)
Kira günü, ev arkadaşıma kocaman mesaj atıyorum. Faturaları gönderiyorum, IBAN yolluyorum ve  ödeyeceği parayı yazıyorum. Telefonuna sık bakan bir çocuk değil, "Görünce nasıl olsa yollar." diyorum. Annem parayı iş yerinden ödüyor ve beni arayıp duruyor: "Hemen söyle de yatırsın parayı oğlum, yerine koymam lazım."
Ancak bütün gün, ev arkadaşımdan cevap yok, tek bir mesaj bile...
TOLGA'NIN DAYISININ EVİ-ÇOCUK ODASI/İÇ/GÜN (16 OCAK 2018)
Telefonum çalıyor, arayan ev arkadaşım! Hemen açıyorum, parayı yatırdığını söyleyeceğinden eminim. Hemen annemi arayıp parayı yerine koymasını söyleyeceğim.
Uzun uzun konuşuyoruz. Komitelerinden bahsediyor, hastalanmış, bronşları dolmuş, antibiyotikleri yeni bitmiş. Çok üzülüyorum. Evde sigara içmediğimizi söylüyorum ve hastalığının benimle bir ilgisi olup olmadığını soruyorum. "Hayır, saçmalama." diyor.
Telefonu kapatmaya yakın bana geçen yılın habercisi olacak o cümleyi bir çırpıda söylüyor: "Kanka ya, bu arada ben odamı boşalttım, evden ayrıldım. Dört gün oldu başka eve çıkalı, dizdim evi."
Bir on saniye bekliyorum, sadece "Neden?" diyebiliyorum. Yine ben ne yaptım, yine neden olmadı acaba?
"Doktor daha havadar ve yüksek bir yerde olmak zorundasın, dedi çünkü. Odamı iyi havalandırmam lazımmış. Annem de hemen başka ev tuttu bana. Kusura bakmadın, di mi?" diyor.
Telefonu "Geçmiş olsun." diyip kapatıyorum.
Yine aynı umut dolu ses tonumla, "Her şey güzel olacak." demeye çalışıyorum. Olacak, olmalı, ya yine olmazsa...


1 Ocak 2018

Yeni yıla nasıl girersen...

2017, etrafımdaki birçok insan için olduğu gibi benim için de nahoş bir yıldı. Uzatmaya gerek yok, zaten Ağustos'a kadar Tolga Tilbe hâlim devam etmişti. Sonrasını okuduysan biliyorsundur, yazın telefonda duyduklarım karşısında kocaman bir hayal kırıklığı ve iki hafta da ona üzülme evresi. En son, bi silkeleniş, kendime geliş. O yüzden ilk dokuz ayı saymıyorum pek. Ama ondan sonrası fena değil, diyebilirim sanırım. 
Bazı şeyleri ayrıntılarıyla uzun uzun daha sonra anlatacağım ama neler yaptım bi bakalım...
-Kıbrıs'a en yakın arkadaşımın yanına tatile gittim ve çocuğa 4 kilo aldırdım. Gidiş biletimi alıp dönüş biletimi almaya üşendiğim için 10 gün sonra dönmeye karar verdiğimde, ertesi günkü bilet fiyatlarını gören annem tarafından "Ben sana bu fiyata hayatta bilet almam. Artık yüzerek mi gelirsin, orada mı yaşamaya karar verirsin bilmiyorum ama üşengeçliğinin cezasını çek, hadi öptüm oğlum." şeklinde bir cevap aldığım için resmen oraya yerleşecektim. 
-Sevişgen çift faciasından sonra doğru dürüst bir ev arkadaşı buldum ve üçüncü evime çıktım. 2017'de kendimi hep kocaman üç valizimi nefes nefese bi halde taşımaya çalışırken hatırlıyorum sanırım. Ev arkadaşım eve bir ay sonra geldiği için, eve eşyaları yerleştirmek, evi temizlemek, bilmem kaçıncı kez o lanet faturaları üzerime almak için mahalle mahalle sürünmem derken, sonunda bi düzen oturtabildim. Ara sıra pisliğin, kutuların arasında yorgunluktan uyuyakaldım ama ne yapalım.
-Sanırım yazmamıştım ama ben yeniden tiyatro sahnesine dönüyorum. Gerçekten, hayatımda ihtiyacım olan en önemli şeylerden birisiymiş bu, o kadar iyi anlıyorum ki bunu provalarda. Efsane bir karakteri oynuyorum, tanıyabileceğin en dengesiz, en sahtekar, en yalancı, en bi ânı bi ânını tutmayan. Bir aksilik olmazsa mayıs ayında sanırım, sahnedeyiz. Oyunun yeniden yazımının büyük kısmını ben yaptım, birkaç aya yeniden konuşuruz bunu.
-Bunu da yazmadım. Ben bi kurs buldum Kartal'da, aylardır ona gidiyorum. Hayallerim arasında 'radyo programcısı' olmak yoktu ama program metinlerimi blogta kullanabilirim diye yazılmak istedim. Sonra inanılmaz sevdiğimi fark ettim bu işi. Sanırım fena değilim, altından kalkabiliyorum. Sadece mikrofon önüme ilk geldiği an bi duruyorum, utanıyorum. Sonra sadece konuşmaya başlamam yeterli oluyormuş, Allah Allaaaah! Kulaklıktan kendi sesimi duya duya bi şeyler anlatıp duruyorum her cumartesi. Birkaç haftaya bu konuyla alakalı bi sürpriz yapacağım sanırım bi radyo istasyonunda ama onu o zaman anlatırım. Baya "Dididididiceyyy Tolga" olma yolundayım.
-Dünyanın en efsane yönetmeni ve senaristinden senaryo dersi almaya başladımmm! Adam Yavuz Turgul'un yardımcı yönetmenliğini yapmış, tanımadığı kişi yok, kırk beş tane ödül almış, Hollanda'dan yine ödül alıp gelmiş; geçen eşiyle beraber gördüm, Moda'nın ortasında adamın eşine "Merhabalaaaar! Aaaa, ben de Erhan Hoca'nın en sevdiği öğrencisiyim işte, hehehe!" diye bağıra bağıra konuştum. Sonra derse geldik, adam beni aylardır Turgut olarak biliyormuş meğer. Bunu duyunca ortalığı ayağa öyle bi kaldırdım ki şu an muhtemelen beynine işledi adamın, gece rüyasına giriyorumdur "Tolgaaaa de banaaa, Tolga deeee!" diyerek.
-Gülse Birsel'le tanıştım, filminin ilk galasında resmen imkansızı oldurdum. Kulis kapısında olay çıkardım, güvenlikle kavga ettim ama başardım mı başardımmm! 
-Bu hafta Bennu Yıldırımlar'la tanışmaya ve hayalimdeki şeyleri anlatmaya gidiyorum. Bana şans dile...
-Şunu yazmadan dün neler olduğunu anlatmaya geçmeyeyim. Beş kuruş param yok... Vodafone uygulamasında yanlış bi yere tıkladım sanırım, bi anda faturalı oluverdim. "Ayyy, ne güzel yaa faturalı olmak, interneti kullan kullan bitmiyor abiii, ovv yeee!" diyerek, o kadar internet kullandım ki, geçen gün faturamı öderken elimde simitle ağlıyordum. Şimdi de, Vodafone benim internet kullanımıma sınır getirsin diye bi ayar yaptı, asla paket alamıyorum ve internet kullanamıyorum. Sürekli arkadaşlarımın evinde, orada burada, kumarhanelerde giriyorum yine internete. Bi arpa boy yol ilerleyemedim yani bu konuda. 
***
Dün, en yakın arkadaşlarımın birkaçıyla beraber, arkadaşımın evinde yeni yılı kutlamak için bi araya geldik. Önce herkesi bana çağırasım geldi ama evimin dağda olduğunu ve ayrıca 1 Ocak'a o evde uyanmak istemediğimi de unutmuşum. O yüzden bu korkunç fikri aklımdan hemen sildim ve biraz geç kalsam da arkadaşımın evine geldim.
Alışveriş yaptık, klasik, içkiler, cipsler, abur cuburlar derken; oturup yemek yedik. Alışverişte o kadar cips aldılar ki, Migros'tan sponsorluk teklifi bekledim, diyebilirim. 
Buraları hızlı hızlı geçmek istiyorum asıl olaylara gelmek için. On iki oldu saat, Mezdeke eşliğinde dans ederek girdik, buraya kadar güzel. Birkaç saat sonra arkadaşlarımız gittiler, ben de yatağımı açmaya başladım. Bu arada, üzerinde yattığım ve şu an üzerinde oturduğum bu kanepenin benim lanetim olduğunu düşünüyorum. Allahın cezası, sola doğru eğikliğini bırak, iki metre adamım, asla sığmıyorum kanepeye. Evinde kaldığım arkadaşım da keşke anlasa artık evine yastık alması gerektiğini. Hâlâ bornozlardan, ceketlerden yastık yapıp yatıyorum. 
Ben salonda kanepedeyim, arkadaşım yan odada. Birisiyle WhatsApp'tan kavga ediyor, bana anlattığı için odadan odaya konuşuyoruz ama acayip uykum var. İçimden dua edip duruyorum, "Allahım, barışsınlar ve bitsin bu sohbet!" diye. Gözlerimi kapattığım an rüya görüyorum. Zaten bünyem alkol kaldıramıyor, yavaşlamışım iyice. 
Sevgili şeytan arkadaşım bi anda "Ayy, vallahi geliyorum yanına." diyip kalktı salona geldi, açtı ışığı. Yalvarmaya başladım uyuyalım diye, asla duymuyor, hâlâ kavgasını anlatıyor bana. Gerçekten, yakın arkadaş olmanın neden böyle zorlukları var anlamıyorum, resmen zorundalık yahu... Ben de uyumayayım diye kalan abur cuburları yiyorum. Mutfakta da aldığımız gofret var, aklım onda sürekli. Açmayı unutmuşuz, hemen tezgahın arkasına sakladım görünce, yarın uyanınca yemek için. 
Bi yandan ağzımda Tutku var, diğer yandan ağzımı şapırdatarak konuşuyorum kızla, "Hadi gülüm, hadi canımın içi, yatalım. Evet hayatımın anlamı açmadık gofreti, bırak yarın yiyelim şimdi uyuyalım elini ayağını öpeyim uyuyalım." Ama kesinlikle beni duymuyor, saat gecenin bilmem kaçı. 
Bi anda, pencereyi tıklamaya başladı biri. Bu tıklamalar iki anlama geliyor. Birincisi, "Merhaba, ben belayım. Sen salonda rahat yatamayacaksın, ben evime gidemeyeceğim için bu saatte arkadaşımın evine geldim. Kapıyı açın." İkincisi, "Merhaba, ben belayım. Beni tanımıyorsunuz, yoldan geçen sarhoşun biriyim. Işığı görünce tıklayıverdim. Kapıyı açın."
Sana yemin ederim, içimden ikinci ihtimalin doğru olması için o kadar dua ettim ki... Ancak maalesef işler öyle olmadı. Bi çocuk ve yanında iki tane sarhoş kız, pencerenin önünde duruyor, ebleh ebleh bakıyorlar. Çocuk camın ordan "Noluurrrr açın kapıyı Tolga, mecburen geldik lütfen açınn." diyor. Arkadaşım direkt, "Aa, Kadir gelmiş abi, açalım ayıp olur." diyor. Ben de "Ya çalar çalar giderler, gel uyuyalım." diye hâlâ ısrar ediyorum. Sanırsam bir miktar şerefsizim ama çok uykum vardı...
Açtık kapıyı. Anacım, kızlar bizim götümüzün donduğu şu soğuk havada, Demet Akalın'ın dansçıları gibi giyinip çıkmışlar. Benim polar pijamalarım çoraplarımın içinde, üstümde kapkalın kazağım; kızlara baktıkça donuyorum resmen. Hooop, efendim geldiler, benim beş saatte sonsuz emekle yorganımı çarşafımı serdiğim canım kanepeme oturdular hep beraber. 
Ayaktayım, elim ayağım titriyor, gözüm seğiriyor sinirden! Benim geri zekalı arkadaşım hâlâ WhatsApp kavgasını anlatıyor bana bu arada. Lan yatağım gitmiş, gecemiz zehir olacak, uyku yok, çıldırmak üzereyim! Kızlardan biri diğerine göre daha normal, belli, istifra edeli en fazla bir saat olmuş, yanakları kıpkırmızı, gözler bayık ama kafa biraz ayık. Diğer kızdan bahsetmek bile istemiyorum! O kadar içmiş ki, ayakta durmayı bırak, doğru dürüst konuşamıyor bile! Gelene geçene laf atıyor, salak salak şeyler söylüyor, uçmuş resmen.
Masadaki cips tabağını aldı önüne, yatak çarşafımın üstüne döke döke yemeye başladı. Sakin ol Tolga, evet, sen iyisin sakin ol! Kıza dedim ki "Dökmezsen daha iyi olur, ben uyuyamam böyle yerde, biraz takıntılıyım da." Kız bana baktı baktı, avucuna cips alıp suratıma fırlattı! Sonrada "Heheheheee!" diye gülmeye başladı geri zekalı!
"Bana bak, ben gelemem böyle şeye, akıllı olsana!" diyorum, "Hahaahahaaa, sen niye benden nefret ediyosun yaaa?" diyor. Diğer kız her beş dakikada bir "Ay kusura bakmayın nolurrr, siz harika insanlarsınız nolurrr, bizi evinize aldınız nolurrr!" diyor. Benim arkadaşım zaten WhatsApp'ta kavga ediyor, car car car bir şeyler anlatıyor hâlâ. Aklımda sadece yatağım, üzerindeki cipsler ve "Bunların hepsi kıyafetleriyle yerlerde sürünmüştür şimdi, yatağıma değip duruyorlar, offf!" düşüncesi var.
Anladığım kadarıyla kızlar bir aydır arkadaşmış. Sınırsız içkili bir parti varmış, birilerine güvenip dağıtmışlar ama çocuklar bunları ortada bırakıp gitmişler.
Kıza kahve yaptık, bana bakıp yanındakine "Bu niye benden nefret ediyor yaa?" diyor sürekli. Ben de geri zekalı mıyım neyim, kız anlamayacak işte, ne açıklıyorum bilmiyorum, "Nefret etmiyorum canım benim. Kin tutmam ben, neden böyle yapıyorsun onu sorguluyorum." diye sakin sakin anlatıyorum. 
Sonraki sohbeti aynen yazacağım. Gülme krizine girdim çünkü. Sarhoş olan tutturdu Burak'ı arayalım diye. Yakın arkadaşı bi anda "Burak kim Ezgi? Senin sevgilin mi var?" dedi. 
"Evet, sevgilisiii." dedi biri. Hooop, ayık olan bi başladı, "Ezgi, bana neden anlatmadın, ben senin yakın arkadaşın değil miyim?" diye. Biraz daha konuştular, meğer bizim sarhoş Ezgi arkadaşına 98'li olduğunu söylemiş. Sarhoşken "Ben 99'luyum." diyince ayık olan yine çıldırdı: "Ezgi, sen bana 98'liyim demiştin! Yeni yıla seni yanlış tanımışım diyerek mi gireceğim yaaa?" Sarhoş kız yeni bi şey söylüyor, arkadaşı "Ezgi inanmıyorum, bana böyle böyle demiştin. Allah kahretsin yaaa!" diyip duruyor. Ben gülme krizine girdikçe ayık kız "2018 bana yakın arkadaşını tanımıyormuşsun dedi resmen." diyor, ben gülmekten ağlıyorum artık. 
Bu arada benim zekasız arkadaşım oturdu, beyin hücreleri kıçında olan kızlara arkadaşıyla WhatsApp'taki kavgasını anlatmaya başladı. İnanın bana, arkadaşlığımı ben de sorguluyordum o anlarda. Bunlar bi dinliyor, bi yorum yapıyor ama görmen lazım, ulan az önce ağzın kıçına kayıyordu senin, ne bu pürdikkat hâl... Benimki de bunlardan yüz buldukça daha çok anlatıyor bütün gece dinlediğim kavgayı.
Durup durup "Eğer yanıma gelmeseydin, o lamba kapalı olsaydı, defolup uyusaydık... Lan 20 dakika be, 20 dakikayla yatağımdan oldum! Allahım yarabbimmm!" diyorum. 
"Yiyecek bi şeyler var mı?" dediler, o gariban gofretimi getirdiler mutfaktan. Kahvaltımı bi güzel yediler oturup...
"Iııı, acaba çok dökmesen mi ya, ben yatacağım da orda?" filan diyorum arkadan, ama arkadaşımın anlattıkları yüzünden asla beni duymuyorlar. Bi anda ne olduğunu anlamadım, benim salak arkadaşımla sarhoş kız sarılıp ağlamaya başladılar WhatsApp kavgası için... Birisi İbrahim Tatlıses gibi "Ben onu çok sevdimmm, o bana neden böyle yapıyor bee?!" diyor. Diğeri destekliyor, "Ya bi kızı üzmekten daha kötü ne olabiliiir?" diye  bağırıyor sarhoş sarhoş. Yok yaaa, dedim, ben bu gece delireceğim sanırım! "Canım benim döküyorsun amaaa!" diyorum, yok yok yok!
En son, sabah saat altıya geliyordu, ben tek kişilik yatakta arkadaşımın ayak ucunda içerideki odada uyumaya çalışıyordum. Yatağın demiri kıçıma kıçıma giriyor (hâlâ acıyor), içerideki gariban kanepemde üç kişi dizilmiş uyuyor. Başımın altında bez gibi bir şeyi yastık yapmışım, yarım kişilik yere bu cüssemle sığmaya çalışıyorum.
Sabah oldu, arkadaşımın fedakarlık yapası geldi. Kaldırdı bizi yataktan, iki kızı kanepeden odaya aldık. Salondaki kanepede oturup sohbet etmeye başladık. 
Aklıma gofretim geldi, açlıktan ölüyordum... Lakin bitmişti. 2018'in bana ilk hediyesi bu oldu işte. 
***
Hepimiz için, çok ama çok güzel bi yıl olsun. Ben yıla böyle başladım ama umutluyum hâlâ. Ben bile umutluysam lütfen sen de umudunu kaybetme, olur mu? 

16 Aralık 2017

"Erkeğimmm ne derse odurrr!" kızları

Geçen yaz başından beri orada burada gördüğüm "Erkeğimmm ne derse odurrr!" kızlarının ve çeşitlerinin WhatsApp konuşmalarını indiriyorum. Neden bilmiyorum, bana önce trajik, sonra komik geliyor bu sohbetler. Etrafta bu kızlardan çoğaldığını görünce de böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Şimdiden söyleyeyim, sen de aşağıda bahsedeceğim tiplerden biriysen senden özür dilemiyorum.
en net örneklerden birisi. bu fotoğrafı paylaşan
bir kadın. sevgili İrem, baban karışsa
ortalık ayağa kalkar, Kadircan karışınca
kral oluyor, ayıp sana hayatım.
Üç yıl önce, çok sevdiğim ve samimi olduğum bir kız arkadaşım vardı. Aynı etütteydik, günümün büyük çoğunluğu onunla geçiyordu. Yazılarımın uzunluğundan konuşmayı ne kadar sevdiğimi anladığını varsayarak söylüyorum, etütte hocaları hayattan bezdirmiştik artık. Normalde dersler için bilmem kaç bin lira para bayılıp otobüsteyken "Keşke sekreter abla arasa da dersler iptal oldu dese, ben de Candemir'le gezsem." diye dua eden biriyken, arkadaşım etütte diye mutlu mesut gidiyordum, "Şimdi şuna güleriz, şunu anlatmam lazım, hehehe, şu hocanın da keli arkadan kalbe benziyor ha, hemen söylemeliyim!" diyordum.
Bir gün ben etüte geldim, koşup yanıma gelen arkadaşımdan ses seda yok. Orada öylece oturuyor. Şöyle düşün, benim için 'dost' kavramı diğer insanların gördüğünden daha farklı. Kardeşim olmadığı için, yakın arkadaşlarımın tamamını öyle görüyorum. O yüzden, böyle bir durum yaşanırsa suçu ilk kendimde arıyorum her zaman. Nitekim aradım da. Yanına gittim, soğuk soğuk davranıyor, sınıfta başka bir kız daha var, onunla konuşuyor sadece. Bütün gün, hatta bütün hafta üzüntüden kendimi yedim bitirdim. "Sorunu ne, ben ne yaptım, Allah Allaaahh istemeden kalbini mi kırdım acaba?" diye diye. 
Sonradan öğrendim ki, kazın ayağı öyle değilmiş. Kendisi, okuldaki sınıfından sevgili bulmuş. Sevgilisi de 'erkeklerle samimi olmasını yasaklamış'. Bizimki de bana bunu söyleyemeyeceği için bir anda iletişimi kesmiş ama çok üzülüyormuş.
Haftalar önce yazdığım 'kadın cinayetleri' yazısında bahsetmiştim. Bir erkek, herhangi bir eylemi yasaklıyorsa, hooop, fikir zikir meselesi, diğer erkekleri de kendisi gibi sanıyor demektir. "Şurayaaa gitmeyeceksinnn, penisi olan herhangi bir canlıyla samimi olmayacaksınnn, bunu giymeyeceksinnn!" Neden? "Bakarlarrr! Arkadaş ayağına yürürlerrr!" Çok affedersin, siktir lan ordan! Ben yürümem de sen yürürsün bence!
İşin doğrusunu öğrenene kadar, arkadaşıma onlarca özür mesajı attım! İşte ben böyle bir geri zekalıyım, suçu direkt kendimde aradım, bulamayınca da boş boş özür dilemekte buldum çareyi. Ne için dilediğim hakkında en ufak bir fikre sahip değilim bu arada. Bi de keşke tek mesajla dilesem, sayfa sayfa, on beş tane mesajda şu yazıyor: "Sanırım seni kırdım, gerçekten bilerek olmadı, n'olurrr beni affetttt!" 
Nedenini gelip sınıftan başka bir 'kız' arkadaşım gelip söyledi üstelik, onu bile kendisi söylememişti. Düşünüyorum, şimdiki Tolga olacaktı, acaba neler olurdu, diye. O zamanki Tolga oturup üzüldü boşu boşuna. 
Devam edeyim, bende bu konuyla alakalı hikaye bitmiyor. Yazlıktayız, kocaman bir arkadaş grubumuz var. Yazlık neticede, ailen sabaha kadar izin veriyor, kalabalıksın, sahile in, içkini iç, yaz sonuna kadar eğlen. O arkadaş grubumuzda da bir kız var, ablası benim yaşımda olan. Niyeyse hiç takılmıyor ablası bizimle, paso evde yatıyor. Tabii ki, insanların tatil anlayışı değişebilir, kimse yazın coşmak zorunda değil ama ne bileyim. Aşağıda her gördüğümde konuşuyoruz kızla, o da sınava hazırlanıyordu o dönem. Her gün, öğle vakti aşağıya indiğinde bir saat boyunca bana okulla alakalı soru soruyor. Ben de tam o dönemde yirmi bininci olup seneye bırakmıştım, yazlıkta havam bin beş yüz. Anacım, gören herkes tipime bakmadan beni Darwin falan sanıyor. Neyse, yaz sonuna kadar biz baya samimi olduk. Beni sosyal medyanın her türlüsünden ekledi. Aradan aylar geçti, bana şu 'takip etmeyi bırakanlar' türü uygulamalardan bildirim geldi, "Bir kullanıcı sizi blokladı." diye. Hayatımda kimseyi engellemedim, o yüzden bu bildirim geldiği zaman içimden kendime sabır, karşımdakine de zeka ve beyin kıvrımı diliyorum. Bu engelleyen tayfanın hepsi, beni önce kendilerinin takip ettiği tayfa oluyor. Canına yandığım, madem engelleyeceksin, ne diye takip ediyorsun? Zaten sana ayıp olmasın diye dönmüş oluyorum genelde, yapma Allah aşkına. 
Yalnız ne dolmuşum... Hemen girdim baktım, hanımefendi hem Instagram hem Twitter'dan engellemiş beni. Bu sefer, anlattığım ilk olaydaki gibi üzülmedim, yazlıktan birini aradım, sordum. Sevgili yapmış o da, sosyal medyasındaki erkeklerin hepsini 'engellemek zorunda kalmış', 'kavga etmişler'. 
Benim de zaten işim gücüm yok, senin sevgilinin ebleh ebleh çıkmış selfie'lerini ekran fotoğrafı alıp telefonuma, fotoğrafa bakarak kol kası yapmak için indiriyorum. Ya da her gün mesaj isteği atıyorum, "Bu güzellik manavdan telefon numarası kadar elma almış. Acaba manav abiden kaç elma almış, bana söyler mi?" diye. Veya fotoğraflarını beğenirken "Keşke kalp butonu değil de 'ağzım sulandı lan yavrumm, öfff beee güzelliğe bak!' butonu olsa diyorum. Hadsiz, herkesi kendin gibi sanmayacaksın!
Bir şey daha anlatacağım. Birkaç yıl önce, benim kendisiyle birkaç nedenden ötürü asla arkadaş olmadığım ama kendisinin beni herkese "Tolga ya, abi çok yakınım o benim, evet evet aşırı samimiyiz, hıhı blogu olan Tolga ya!" diye anlatıp canciğermişiz imajı çizdiği birisi vardı. Sakın yanlış anlama, kendimi yukarıda gördüğüm falan yok, tanıyorsun zaten artık, egolu biri olsam yediğim her boku buraya kendimle alay ederek yazmazdım. Biraz yalancı bir kızdı, bir de benden bile çok konuşuyordu, o yüzden çok yanaşmıyordum yanına. Neyse, aradan biraz zaman geçti, iletişimimiz koptu sonunda. Yaz geldi, ben de her gün dondurmacıya gidiyorum şort tişört bir halde, yarım kilo dondurma yiyorum her gün. İçimden de dua ediyorum, "Allahımmm, şu saç sakal ve kıyafetimle beni kimse görmeden alayım da gideyim." diye. Yine bir gün dondurmacıya gitmişim, kasadayım, bi baktım içeride bu kız! Gördü beni, hemen kafamı çevirdim. Elimde de yarım kilo canım dondurmam, hemen eve gidip film izleyerek yemek istiyorum. Başladım dua etmeye, "Gelmesinnn, tanımamış olsunn, kapkarayım Suriyeli sansın gelmesinn, ayy geldi sanki, Tolga mı dedi o, aaa naber ya?"
Sana yemin ederim, ayaküstü bana kırk beş tane olay anlattı. Beyin bırakmadı yemin ederim. Dinlerken aklıma gelen tek şey, eriyen dondurmam! "Lan," diyorum, "Niye kaçmadın, ne diye duruyorsun!" Bu anlattı anlattı, sonra bana "Ben sevgili buldum bi tane, Wattpad'deki kötü çocuk hikayelerindeki gibi aynı yaaa, içki içiyor, uyuşturucu falan kullanıyor ama çok aşık banaa!" dedi. İçimden "İnşallah IQ testinde eksilere düşmezsin canım.", dışımdan da "Hayırlı olsun da benim kardeşim çok hasta ona dondurma aldım canı istemiş son isteği buymuş hadi bay bay." gibi dünyalae geri zekalısı bir şey söyleyerek eve geldim. 
Akşamına, telefonum çaldı. O kızla ortak bir arkadaşımız arıyor. Konuştuk konuştuk, "Ya Tolga ben seni niye aradımmmm. Abi, xxxx'in sevgilisi sen xxxx'le dondurmacıda konuşmuşsun diye çok sinirlenmiş, seni dövecekmiş sanırım. xxxx'in de hoşuna gitmiş, bana anlatıyor geri zekalı." dedi! 
Bak yükseliyorum yine! Olaya bak, yorumumu yazacağım ama kelimeleri toparlayamıyorum! Elle tutulur hiçbir yanı yok olayın. Bir tarafta sevgilisi arkadaşını dövecek diye mutlu olan bir geri zekalı, diğer tarafta konuştuk diye bana saldıracak olan bir narkotik! Olayı ilk duyduğumda "Gelsin olummm, ben lisede dil anlatım öğretmenimi dövdüm lannnn! İki metreyim lan benn, herkes kendine gelecekk!" diye geri zekalı gibi bir tepki vermiştim, sonra çok affedersin, kıçımla gülmüştüm. 
Evet, bu kızların çeşitleri oluyor yukarıda yazdığım gibi. Kimisi bu "Erkeğim ne derse odur." olayını belli etmeden yapıyor, kimisi aşırı belli ediyor. 
Bi kısmı, dip boyası gelmiş saçlarıyla, dar paça kotuyla, vicdanına kadar çektiği eyeliner'ıyla ve elindeki nargilesiyle Huqqa'da ağzından dumanlar çıkarken yanındaki Ömer'le snap atmaya çalışan Nazlılar! (Nazlı, Ömer ve Keriman adında olup böyle olmayan herkesten özür dilerim ama cuk oturuyor.) Genelde karşılarında ya başka bir Nazlı ve Ömer var ya da "Ben eniştemin poposunun sağ lobunu kremşanti döke döke yerim." diyen Keriman var. O Keriman aynı zamanda Ömer'in arabasının arka koltuğunda tek başına tam ortada oturuyor, ya da affedersin, oturmayıp ön koltukların arasına yaklaşarak kafasını dışarı çıkarıyor, eniştesiyle sohbet ediyor. Sinyallerini efsane bir şekilde veriyor, "Ben de sevgili bulunca Nazlı gibi olucammm!" diye. 
Peki, bu Nazlılar neler yapıyor? Efendim, bu Nazlılar, kendilerine karışılmasından hoşlanıyor. Hatta ileri boyutu, karışma sekanslarını küfürlü bile sevebiliyorlar! Aynı, az sonra atacağım Karina gibi. Kıskanmak, sevgi göstergesidir, sevgi gösterisi değil; ancak bunu asla anlamıyorlar. "Sevgilim kısa giyme dedi, sevgilim şunu yapma dedi, sevgilim bana lan dedi, kurban olurum ben ona. Hehehe, Keriman, kız enişten kızıyor yapamam bunu.", kurdukları cümlelerden birkaçı sadece.
Buyrunuz, Nazlılardan bir ekran fotoğrafı daha görüyoruz. Kendisine "mi" "mı" soru edatıyla ricada bulunan sevgili istemiyorlar, "Gelir misin?" insanlar arasında bir söz iken, "Yürü lan." şeklindeki hitap şekli sanırım Nazlılar ve sevgilileri arasında bir folklor, bir motif. Zaten bu tayfa genelde "misin"i bitişik yazan tayfa... Ben değil, onlar kendilerini ötekileştirdiler vallahi. Dünya nüfusunun yarısını kaplayan erkeklerin olmadığı tek bir yol yokken, "Sen şuradan gidecen lannn!" denmesini istiyorlar, çünkü orada penis yok! Yürü be Ömer, oradan sen yürü! "Bacaklarını kırarım." tehditini duymak isteyen Nazlı, potansiyel boksör arıyor olabilir, hareketler kendi üzerinde denensin istiyor bile olabilir! "Öpmücek abi, kıyamıcak, öptü demi" kelimelerini çeviremedim sevgili Nazlı, Demet Akalın bile senden daha doğru yazıyor canım. 
Bir de, şuraya iki tane ibretlik örnek bırakacağım. Bu üç ekran fotoğrafı da aynı kişiden bu arada. Sevgilisiyle evlenmişler bir de. Tek dileğim, kızın bir gün şiddete uğramaması. Bir de bir dileğim daha var sanırım, Allah aşkına çocuk yapmayın. 



Evet, ilk komiklik bu mesajları atan kişiyi 'huzurumm <33' diye kaydetmesiyle başlıyor. Huzura bak beee! Parmaklarımı yormayacağım. Midem bulanıyor her okuduğumda. 

Bütün yazıyı, şu son paragraf için yazdım. Beni dinler misin, şu tüm belaları üstüne çekmiş salaktan akıl alır mısın bilmem. Ama eğer; hayatındaki kişi seni üzüyorsa, sana küfrediyorsa, 'Lan' bile diyebiliyorsa, ailenin karışamadığına karışmaya çalışıp seni kısıtlıyorsa, üslup sıkıntısı düzelmiyorsa, hayatınla ilgili kararları senden habersiz verip uygulamaya çalışıyorsa, yukarıdaki fotoğraflardan fırlamış gibiyse ya da anlattığım anılardaki kişilere benzeyip sana "Samimi olma, engelle, konuşma, muhatap olma." diyorsa, kıskançlığı sevgi göstergesi değil de sevgi gösterisi olarak görüyorsa, dışarıdan gelip hayatının her zaman içinde olan insanlara karışmaya çalışıyorsa... lütfen ayrıl. Kendine bunu yapma, seni aşırı mutlu etmesi gerekirken strese sokan şeylerden kaç, kurtul. Sevgi bu değil, gerçek sevgi asla değil. 
Yazı bitti valla. Güyaaaa xxxx'in narkotik sevgilisi beni dövecekmişşş, peeeeh, gelsene lan Fındıklı'ya!!!!!


29 Kasım 2017

'Aile Arasında'nın Galasında Neler Yaşandı?

İnanılmaz stresli geçen bir hafta ve korkunç bir pazar gününden sonra, İstanbul'un yine adını bilmediğim bir semtinden eve doğru otobüsle giderken içime içime ağlıyordum. Uykusuzdum, yorgundum, o havalı havalı söylediğim "Ben iki üniversite okuyorum canım.", bir anda "Acaba hangi içkiyi içmiştim de böyle bir şey yaptım?"a dönüşmüştü.
Ne zaman bu hale gelsem, dibi gördüğümü hissetsem, "Şöyle bi uyusam, dört gün sonra uyanırım sanırım." desem, hayat işte, bir anda her şey değişiyor. Gerçekten, bunu çok iyi öğrendim. Feci kötü inişlerin çok mutlu eden çıkışları oluyor. Birazcık da olsa hayal kuran ve kurduğu hayalleri gerçekleştirmek için çabalayan bir insansan, bir şekilde o çukurdan kurtuluyorsun. 20 yılda tam olarak bunu öğrendim işte. Ev ararken mesela. Okula 4 gün kala, bu evin bana ben "Ne yapacağım abi, ben bittim, sokakta mı yatacam lan ben, bankta mı uyusam?" diye ağlarken gelmesi gibi. Ya da ne bileyim, evin kirasını nasıl ödeyeceğimi düşünürken, eski ev arkadaşlarımın uğursuzluklarından asla kurtulamayacağımı hissederken, dünyanın en tatlı ve sakin insanının yanıma yerleşmek istemesi gibi. "Senaryo kursu bulamayacağım ben, sanırım öyle heves olarak kalacak." derken, Bennu Yıldırımlar'ın benim için efsane bir senaryo öğretmeni ayarlaması gibi.
Aylardır beklediğim, her gönderisini takip etmeye çalıştığım ve fragmanını en az yirmi kez seyredip her seferinde gözlerimin içinin parladığı 'Aile Arasında', 1 Aralık'ta vizyona girecekti. Bu filmi benim için bu kadar önemli hâle getiren şey, senaristinin Gülse Birsel olmasıydı. Ben onun yazılarını okuyarak mizaha yönelmiş, onun dizilerini seyrederek komedi türünde senaryolar yazmak istediğime karar vermiştim. Nasıl desem yahu, bir nevi ilham kaynağım işte. Röportajlarını okuyordum, çıkarıyordum, her "Yapamıyorum." dediğimde söyleşilerini izleyip motivasyonumu artırıyordum.
28 Kasım'daki gala için, BKM bir yarışma yapmıştı. Aile arasındaki en komik sohbetin ekran görüntüsünü yolluyorsun, eğer kazanırsan çift kişilik gala davetiyesi kazanıyorsun. Annemin hayattaki eğlence kaynaklarından birisi de Whatsapp'ta benimle uğraşmak olduğu için, açıkçası sohbetler arasında seçim yapmakta zorlandığımı bile söyleyebilirim.
Arkadaşımın yanında, sabundan diş yapmak için sahile inerken kazandığımı görünce elim ayağım titredi. Gözlerim doldu, mutluluk sarhoşu oldum, "Hadi canım!" oldum hatta. Ben, Gülse Birsel'in de geleceği, ve filmin normalden birkaç gün önce gösterileceği galaya mı gidecektim! Lan ben ne giyecektim!
Önce, "Acaba gidip damatlık mı alsam ya? Çok mu Asiye'nin kınasına gidiyor gibi olurum acaba?" diye düşündüm. Sonra "Kot pantolonla da gidilmez sanki." dedim. "Kazak gömlek yapsam... Okula her gün öyle gidiyorum ama, ne fark etti?" derken; boğazlı kazağım, gözlüğüm, ceketim ve yarısı rugan Ebru Gündeş'in sahne ayakkabılarından hallice ayakkabımla, saat sekizdeki gala için 3'te hazırdım!
Evet, yukarıdaki cümleyi doğru okudun. Okuluna hayatında bir kere bile erken gidememiş, önemli yerlere hep geç kalmış, herkesi bekletip sinir krizlerine sokmuş, kurallara uymamış da kuralları kendine uydurmuş olan ben, bir yer için 5 saat önce hazırdım.
Bu arada, kazandığım andan beri, gideceğim arkadaşımla olan sohbetlerimizi yazmam gerekiyor. Ancak bu kadar efsane bir ikili o galaya gidebilirdi çünkü.
"Ayyy, uzun zamandır galaya gitmiyorduk, iyi oldu di mi?"
"Kesinlikle yaaa, yüzümüz eskiyor sonra kameralar karşısında, ben sevmiyorum öyle, hahahayt!"
"Evet, galaya bir metrobüs, iki metro ve bir otobüsle gidiyor olabiliriz ama bu tamamen halkın arasına karışmak için. Bizler öyle davetlileriz çünkü. Halktanız."
"Fındıklı'ya çağıracaktım da benim şoförü, kaybolur, yokuşları çıkmakta zorlanır filan, en iyisi toplu taşıma dedim vallahi."
"Ben de benim helikopteri isteyecektim de, pist yoktur diye düşündüm. Yoksa biliyosun yani..."
Uzuuun bir yolculuktan sonra Kanyon'a vardık. Galaya daha üç saat var. Bu arada cebimizde beş kuruş para yok neredeyse, kocaman alışveriş merkezinde Burger King arıyoruz ucuza yiyip doyabilmek için. Bu arada dönüş yolunu düşündükçe afakanlar basıyor bizi, "Ya gece 12'den sonra biterse, laaaan son metroyu kaçırırsak eve öpücükle mi dönüyoruz, nasıl yapıcaz yav?" diyip duruyoruz. Son ihtimalimiz korsan taksi. Şimdilik dönüş stresini rafa kaldırıyoruz, galanın yapılacağı yeri gezmeye gidiyoruz.
Biz girdiğimizde içeride kokteyl masaları kurulmaya başlamıştı. Şöyle anlatayım, o gün gala olduğu için iki katlı sinema kapalıydı ve iki katında da masalar vardı. Hemen gidip büfedeki çocukla samimiyet kurdum, her şeyi anlattırdım vallahi. Çocuğa söyledim direkt, "Bak," dedim, "Biz ilk kez galaya geliyoruz, sen bize prosedürü anlat bakayım!" Her şeyİ söyledi. Yemek şirketi ayarlanmış, içkiler dağıtılıyormuş, onlarca garson ve koruma çalışıyor bu arada. Her salonun kapısında bir koruma var. Neyi kimden koruyorlar, kendileri bile bilmiyor muhtemelen. Öyle seçmişler ki adamları, yolda görsem "Bu adam yolu mu koruyor ne yapıyor?" derim, izbandot gibi heriflerdi hepsi. Bir bakışları var etrafa, sanki oraya "Böbreklerinizi bana vermek istemez misiniz?" demek için gelmişim gibi hissettiriyorlardı. Neyse, saat sekizle dokuz arası kokteyl oluyormuş, oyuncular herkesten sonra geliyormuş, kırmızı halıda röportaj verdikleri için. Sonra üst kata çıkıyorlarmış ve bilmem kaçıncı salona filmi izlemek için giriyorlarmış. Davetliler de boş buldukları salona girip oturuyorlarmış.
Benim aklımda tek bir şey var. Gülse Birsel'le tanışmak! Ona altı yıldır kendisinden ilham aldığımı, kendisiyle motive olduğumu söylemek. Onun ilham kaynağı nasıl ki Gazanfer Özcan, Gönül Ülkü, Tarık Akan'sa, benimkinin de o olduğunu belirtmek. Onun sayesinde senaryo dersi almaya başladığımdan ve en büyük hayalimin kendi yazdığım filmde oynamak olduğundan bahsetmek. İkinci üniversitemi seçme nedenim olduğunu anlatmak.
Bize prosedürü anlatan çocuğa söyledim bunu, "Nasıl görebilirim?" dedim. "Çok çok zor, asistanları, korumaları var hep oyuncuların. Belki çıkışta yakalarsın ama hiç sanmıyorum." dedi. Dünyam başıma yıkıldı yemin ederim.
Galaya biraz daha var, biz içeride üst kattaki koltukta oturuyoruz. Bak bak bak, bizdeki uyanıklığa bak. Onlar üst kata çıkacaklar ya, biz de üst katta saatler öncesinden oturuyoruz ki geldiklerini kaçırmayalım. Bu arada da, yürüyen merdivenden sürekli birileri geliyor. Hani yaz dizilerinde ya da kışın başlayıp birkaç bölümde biten dizilerde, arkada bir yerde gördüğümüz, "Bak o da oynuyormuş." dediğimiz ama isimlerini bilmediğimiz, hep bir göz aşinalığımız olan ama bir yerden de çıkaramadığımız, sorsan oynadığı diziyi kendisinin bile bilmediği yarı, hatta çeyrek ünlüler var ya, hah, onlar işte. Genelde birbirlerini tanıyor hepsi, garip bir samimiyet var aralarında. Geldiler, sırayla afişle fotoğraf çekildiler, sonra arka tarafa geçip sohbet etmeye daldılar. Bu arada biz de Betül'le aramızda insanları mahvediyoruz yemin ederim:
"Ayy, şu kadını hatırlayacağım bir yerden ama yok, tanıyorum ama tanımıyorum."
"Ya acaba şey mi, Kayıp Şehir'de böyle arada arkada bir yerde çıkardı, o kız mı o ya?"
"Yav sanki Kiraz Kokusu mu, Çilek Mevsimi mi, onda mı acaba arkadan geçip duruyordu? Aaaa, Yalan Dünya'da barda dans edenlerden olabilirler mi?"
"Saçmalama, o kızlar tanrı gibiydi, bu güzel değil ki o kadar."
Bir anda anons yapıldı, saat sekize doğru içeriye alımların başlanacağı söylendi, bizi dışarı çıkardılar.
Heyecandan ikimizin de tuvaleti gelip duruyor, bir de incecik giyinmişim, her dışarı çıkışımızda çok affedersin kıçım donuyor. O tuvalete çişimi yapmak için Betül'ü yalnız bırakıp koşuşum muhtemelen 'Kanyon efsaneleri' adı altında tarihe geçmiştir. Neyse, biraz dolandıktan sonra alımların başladığını gördük, sıraya girdik hemen.
Hah, aynı insanlardan yine ve yine var! Allahım, herkesi tanıyorum ama bir yerden çıkaramıyorum, olmuyor! Muhtemelen, onlar da bize bakıp aynı şeyi söylüyorlar ama bilmiyorlar ki biz teee ebesinin nikahı Fındıklı'dan, gala daveti kazanıp dört saat önce gelen Adanalılarız. İnanılmaz parfüm kokuları var bu arada, herkesin parası var sanırım. Parfüm kokusundan insanın şeklini çıkarabilirsin, o dereceydi. İsmini söylüyorsun, bilgisayardan bakıyorlar, davetli listesinde adın varsa içeriye alıyorlar. Girdik.
O kırmızı halının önü kamera dolmuş, arkasında bir sürü ışık. "Halıdan mı yürüsek ya, sanki yürümesek daha iyi. Biz yürürken adamların 'Bunlar kim lan?' diyip kamerayı kapatması biraz rezilce olur sanki." diyip halının arkasından geçtik. Önce, halının kenarında bekledik biraz, kimler gelecek diye bakmak için. Sonra, üst kata çıkıp beklemenin daha mantıklı olacağını düşündüm. Oyuncular gelince izdiham yaşanırsa belki bizi yukarı almazlar diye.
Her yürüyen merdivende bir kameraman var, hepsinden çıkarken kameraya gülümseyerek çıktım. Adamlar kayıtlara bakarken "Bu kim lan?" diyecekler ama olsun.
Üst kat baya kalabalıktı. Yani bu kadar erken gelmemize rağmen üst kata çıkmak için yine geç kalmışız! Masaların hepsi dolu. Garsonlar ellerinde şaraplarla, kanepelerle dolanıyor, her masada krakerler, soslar, peynirler var. Hah, bu noktada bir şey söylemek istiyorum. Yani oraya gelip insanların bu kadar çok bir şeyler yemeye çalışması normal mi? Biz oraya neden geldik, filmi izleyelim, oyuncuları görelim diye. Ama o dediğim çeyrek ünlü tayfasının yarısından fazlası ve bazı davetliler, Allah Allaaaaahhh! Garsondan içecekleri alıp dikişleri, kanepelere kürdanları batırıp batırıp yiyişleri, hele o uzun krakerleri domatesli sosa banıp banıp ağzına tıkmaya çalışan teyze. Ne bileyim, gördükçe "Neden böyleler?" diyip durdum. Kimse afişle, gösterilen görüntülerle ya da gelen oyuncularla ilgilenmiyordu çünkü, paso yemek ve içki. Betül'le ben birer kadeh şarap aldık, onu da işsiz durmayalım diye aldık zaten. Elinde bardak olunca elini kolunu nereye koyacağını bilebiliyorsun, öbür türlü uzaktan "Bunlar da herhalde öylesine uğramışlar." gibi görünüyorduk.
Bir ayrıntı daha. Avrupa Yakası'ndaki Yaprak'ı, Hale Caneroğlu, görünce bardakları elimizden bırakalım da yanına gidip sohbet edelim dedik. Salon doldu bu arada, aklına gelebilecek herkes var neredeyse! Takip ettiğim insanlardan kimi görsem bayılacak gibi oluyorum, hemen "Betüüül, bak bak bak, sağına bak ama öyle çok direkt bakma, lan yiyecekmiş gibi bakmamamız lazım! Bu bizim her zamanki galalarımızdan birisi bebeğim." diyorum. Neyse, en yakınımızda duran masaya bırakmaya karar verdik bardakları. Evet, her adımımız için aramızda ikişer dakika toplantı yapıyorduk... Ne yapalım ha! Neyse, yine bir yerlerden tanıdığım ama adını bulamadığım bir adam ve kadının olduğu masaya doğru gittik. Öyle çaaat diye bırakmak olmaz, diyerek, izin istedik. Adama "Pipinizi kesmek istiyoruz." demişiz gibi, bize öyle bir baktılar ki... Hayatınızda hiç mi kibar insan görmediniz yahu? Muhtemelen onlar izin istemeyip masaya bırakacakları için, biz isteyince şaşırdılar biraz.
Hale Caneroğlu, o kadar tatlı bir kadındı ki. "Pardon, dünyadaki en tatlı oyunculardan biri olduğunuzu biliyor musunuz?" diye girdim, en son kadın bize galerisini açıp bebeğini gösteriyordu, "Bakın çok tatlı di mi?" diye.
Hah, ne olduysa o an oldu. Oyuncular geldi, pozlar verildi, Gülse Birsel tam dibimden geçti, Engin Günaydın hemen arkasından. Devrim Yakut, Fatih Artman, Erdal Özyağcılar... Hiçbir şey söyleyemedim, durduramadım bile. Arkalarında izbandot gibi bir koruma, her birinin asistanı arkalarından giriyor. Afişin hemen arkasını onlar için kulis yapmışlar, o aralıkta da yine bir güvenlik var. "Tamam," dedim. "Şu kadınla konuşamayacaksın, bugün değil. Filmi izle ve git."
Kulisin hemen önünde bekliyoruz. Bir kız gördüm, "Ya bu kime benziyor, Allah Allaaah o mu acaba, onun burnu böyle değildi sanki." derken, kızı Sihirli Annem Çilek sandım. Hemen Betül'le beraber google'a sorduk, gerçek adı Zeynep'miş, hoop gittim kızın yanına. İşte kendimce "Sen benim çocukluğumsun resmen ya, şaka gibi değil mi?" filan diyeceğim. Öksürdüm hafifçe, eğildim, "Pardon, sizin adınız Zeynep mi?" dedim. O da bana gayet emin bir şekilde "Hayır?" dedi.
Rezil oldum birazcık. Ama yok, ben bu kızı tanıyorum ya! Evet evet, ben bu kızı izlediğime eminim bir yerde. Yanına gittim tekrar, "Sihirli Annem'deki Çilek'e çok benzettim, o yüzden öyle şey ettiğim için şey oluverdi." gibi saçmalık bir cümle kurdum. "Ben Bez Bebek'te oynadım, oradan hatırlıyorsun muhtemelen." dedi. Aaaaa, ben şoka girdim tabi!
Sonrası güzellik. Allahım, biz bir samimi olduk, en son Instagram'dan takipleşmeye başladık zaten. Bütün gala onunlaydım. Biraz yancısı gibiydik ama olsun. Kızın yanına geliyorlar, "Ayyy, Nuri Bilge'yle filmine bayıldık." diyorlar, bir de bana bakıyorlar tabi. Şey bakışı işte, "Sen kimsin, oyuncu musun, nerede oynadın?" der gibi. Sürekli olarak "Abla biz de iki üniversite okuyoruz yaaani, ne bakıyorsun ki öyle?" diyesim geliyor ama tutuyorum.
Kızı da kulise almıyorlar bu arada. O da Engin Günaydın için girmek istiyor. "Tolga be, baksana, oyuncu kız bile alınmıyor, sen bu sevdadan vazgeç..." diyorum sürekli.
Annesi Ayta Sözeri'yi tanıyormuş, kadını arıyor, o da açmıyor telefonunu. Açsa, Asena bana da söz verdi çünkü, o girerken ben de gireceğim. Haa, bu arada, güvenliklere ağlıyorum: "Noooluuur beni alın, lütfen, ben bu ânı altı yıldır bekliyorum. Ya şu çocuğa bir mutluluk vermek istemez misiniz? Hiç unutmam sizi, rica ediyorum alın." Bir ara sanırım "Alırsanız dişlerinizi bile yaparım, ben diş hekimliği okuyorum haaa!" bile dedim...
Bir tane kadın çıktı içeriden, ona da bir parti ağladım. "Canım benim, imkansız, lütfen bunu benden isteme. İçerideki herkesi çıkardık, kesinlikle alamıyoruz kimseyi bu saatten sonra." dedi. Asena'yla karşılıklı ağlıyoruz, "Girmek zorundayız yaaa, nasıl olur yaaa, ben bu an için geldim yaaa." diye. Kulis kapısında sadece benim ve onun sesi var bu arada.
Bir anda biri bana bir şey söyledi. Hani annenle misafirliğe gitmişsindir, yanlış bir hareketin olmuştur, annen herkesin içinde belli etmemek için seni çimdiklerken tam karşısına bakar, sana doğru dönmez, ağzının içinden konuşur ya, hah! Aynen o şekilde bir görevli benimle konuşmaya başladı. Sinir krizini işte bu noktada geçirdim, etraftaki insanlardan da "Sen ne bomba çocuksun." şeklinde geri dönüşler aldım. Yakasında mikrofon olan bu salon görevlisi bey bana bakmadan başladı o anne gibi konuşmaya:
"Aklında olsun, biriyle konuşmak için kimseyi altı yıl bekleme. Berbat bir şey."
"Sen ne karışıyorsun pardon? Hayırdır, o kadın benim için çok önemli, beklerim."
"Altı yıl ne demek ya?"
"Ya seni ne kadar ilgilendiriyor, karışma."
"İçeriye girince harika bir muamele mi göreceğini düşünüyorsun sen? Takmayacaklar bile seni. O dünya öyle değil."
"Sen çok girdin herhalde içeri, oradan mı biliyorsun? Güzel şeyler söyleyeceğim, neden takmasın ki? Ya da neden kötü davransın, ne alaka yani? Girecem lan içeri, sen görürsün, beni dellendirmeyin, bak elim ayağım titriyor ha."
"Deli misin nesin be." dedi, bir baktım gitti koca adam.
O anda içeriden bi adam çıktı, Asena'nın yanına geldi. Annesi hemen "Ben Ayta'nın arkadaşıyım, lütfen kızımı içeri alın da görsün Engin Bey'i." dedi. Arkadan bir geldim zürafa gibi boyumla, eğildim, "Abi, beni de alır mısınız, hayatınızın iyiliğini yapmış olacaksınız, lütfen." dedim.
Kapıya geldik, asistan kapıdaki güvenliği ikna etmeye çalışıyor. Bir yandan da ben ve Asena çöküyoruz adamın üstüne. En son adam bıktı sanırım, "Yeter lan!" dedi içinden, "Önce kız girsin sonra şu çocuk, sadece bir dakika." dedi. Asena girdi...
O bir dakika, sanki bir gün gibiydi. Arkamdan "Ay nasıl heyecanlı nasıl mutlu." diyenleri duyuyorum, Betül benden daha heyecanlı, kolumdan tutuyor. Birisi "Bayılmazsın di mi?" diye soruyor.
Şuna da açıklık getireyim. Ben "Castiiiinnn bana bir hayy bile demediii!" şeklindeki hayranlardan değilim. Ben yazı yazmak konusunda idol aldığım kişiyi görmek için, yıllardır çırpınan birisiyim. Başka bir derdim yok.
Asena çıktı, ben girdim. İçeride bir dünya kişi vardı ama herkes karardı, sanki ışıklar sadece Gülse Birsel üzerindeydi o an. Yanına gittim.
"Buraya bin bir tane saçmalıkla girdim ama size söyleyeceklerimi söylemezsem çok üzüleceğim..." diye başladım. En tepede yazdığım gibi devam ettim. Bir sürü kere teşekkür etti, heyecanlanıyorum diye elimi tuttu, senaryo öğretmenimin kim olduğunu sordu, "Twitter'daki de sendin o zamaaan." dedi. Ben çıkarken de arkadan birkaç kere bağırdı: "Yazmayı sakın bırakma, hep pratik yap, her gün yaz, her gün kesinlikle yaz." dedi.
Kalitesi korkunç da olsa bir fotoğraf çekildik, o kadar gülümsemişim ki fotoğrafta. Bir de çekerken sanırım ellerim titremiş ama olsun.
Hayat işte. Onlarca şeyle aynı anda boğuşmaya çalışırken, kendimi berbat hissederken, bir anda kendimi, fotoğrafımızı açıp yazacağım senaryoya hikaye eklerken buldum! Hem de yüzümde kocamaaaan bir gülümsemeyle!
O fotoğrafı atar atmaz, onlarca cevap... Hepinize çok teşekkür ederim! O kadar çok kişi bana "Ben gitsem bu kadar sevinmezdim, ben fotoğraf çekilsem bu kadar mutlu olmazdım." yazmış ki... "Sen gerçekten bunu da yaptın ya, helal olsun." diyenler, "Sonuna kadar hak ettin." diye yazanlar... Çok ama çok teşekkür ederim, tekrar tekrar!
Fotoğrafa bakarken filmin başlayacağını belirttiler. Herkes boş bulduğu salona koşuyordu. Koşarken Betül'le birbirimize "Heheheyttt, abiii, biz metrobüsten tecrübeliyiz, hemen geçeriz bir yere." diyorduk ama ona da geç kaldık maalesef. Herkes filmi koltukta izledi, biz Sıtkı Kulak Ortaokulu konferans salonundaki 6/C'nin haylaz öğrencileri gibi merdivende oturup seyrettik...
Film, tam anlamıyla muhteşemdi! Gülse Birsel mizahını, Engin Günaydın'ı çok özlemişim. Ben sinema ve diziye gülme konusunda biraz müşkülpesent biriyim. Normalde arkadaşlarıma ve günlük durumlara çok gülüyorum ama dizi ve film izlerken hep bir kalite arıyorum. Özgünlük, iyi mizah, zekice yapılmış ve doğru zamanlamayla söylenmiş şakalar, absürt olmayan karakterle iyi bir komedi, az küfür, az el şakası, gerçek durum komedisi. Aradıklarım hep bunlar ve Aile Arasında tam olarak böyleydi. Film hakkında daha sonra uzun uzun yazacağım zaten.
Bir gala da böylece bitmiş oldu. Hepinize çok teşekkür ederim, etrafımdaki insanları doğru seçmiş olduğumu hissettim. Ve Gülse Birsel'e yeniden, kocaman teşekkürler.
Darısı, bir sonraki galaya. Ya da şöyle diyelim, daha büyük olsun, darısı belki de bir gün benim yazdığım bir filmin galasına ve gala yazısına.


18 Kasım 2017

1915

'Kadın olma'nın farkındalığı, son yıllarda muhteşem bir şekilde arttı. Cinsiyetçiliğin, erilliğin, ataerkilliğin bu denli coştuğu şu ülkede, beni en çok mutlu eden şey, kadınların artık susmaması. "Keşke bu farkındalık; onlarca cinayet, yaralama, tecavüz ve şiddet vakasından sonra değil de her zaman olsaydı." diyeceğim ancak 20 yıldır yaşadığım ülkeye bakıyorum... kadınların sindirilişine, "Kadın dediğin evinin kadınıdır, kocasının boyundurluğundadır, ekonomik özgürlüğü olursa çenesi açılır, aman okumasın zaten evde oturacak." diyen insanlara, "Sen kızsın bak böyle yüksek sesle gülme!"lere, "Aman kısa giyme, o sokakta yürüme!" diyenlere, "Mini giydiyse kesin orospudur, göbeği açıksa onun ben göbek deliğini şey edeyim, dekolte veriyor, göğüs çatalı mı görünüyor, ulan aranıyor bu kız!" diye haykıran, yetmeyip bu şekilde kendini savunan cahillere, hadsizlere, cezaların en büyüğünü hak edenlere... Sonra diyorum, "Böyle bir toplumda şu an seslerinin yükselmesi, onca derneğin kurulması, onca avukatın onlar yararına çalışması, çabalaması, sosyal medyada kadının gücünün belli olması, bunlar bile mucize, efsane!" Öyle bir duruma geldik inan, 'kadın' kendisine doğuştan verilen hakkını savunabiliyor diye seviniyoruz, şaka gibi değil mi?
Ama 'burada' böyle işte. Böyle.
Türkan Sarıkaya cinayeti... Cinayeti işleyen kişi, bizim eskiden oturduğumuz mahalleden bir çocuktu. O kızın haberini izlerken, Türkan'ın yüzünü ana haberde yaklaştırıp uzaklaştırdıkları her an içim paramparça olmuştu. Spikerin sesini her duyduğumda, verilecek cezanın artması için dua ediyordum. Önce komada kaldı Türkan, bir hafta sonra da öldü. Cinayeti işleyen B. F. ise önce ortadan kayboldu, sonra gidip teslim oldu. Cinayetin nedeni, Türkan'ın onu reddetmesi, Türkan'a platonik olması ve karşılığını bulamaması... Önce, mahallede "Para verip çıkmış hapishaneden." diye duymuştum. Sonra bazı insanlardan "O an sinir krizi geçirmiş, yoksa B. F. karıncayı bile incitmez." cümlesini de duyunca ortalığı ayağa kaldırmıştım. Duydum ki, kendisine yardım eden, Türkan'ın bedenini oradan alıp Türkan'ın kuzenine götüren U. F. para verip çıkmış içeriden. Önce şaşırdım, sonra çok ağladım, sonra nedense bir durdum... Kanıksamışım çünkü ben...
Bu ülkede, onlarca tecavüze, cinayete, şiddete verilen cezaların hafifliğini, para indirimini, yapılan muamaleyi... artık kanıksamışım, kanıksayıvermişim.
Buradaki birçok erkeğe göre çünkü, önlerindeki 13 santim fazlalık, yüzlerindeki iki tutam sakal bıyık ve kahrolası fiziksel avantajları yüzünden, erkek kadından üstün. Hem nasıl üstün!
Kadın, erkekten boşanmak isteyemez çünkü burada, sen hayırdır ya, nereye boşanıyorsun? Selma o yüzden öldü, Yeliz o yüzden iş yerinde katledildi, Ebru neden sokak ortasında öldürüldü sanıyorsun
Kadın, onu seven erkeği reddedemez, daha iyisini mi bulacaksın, sevmek zorundasın onu! Türkan, Helin, Ayşe, İpek... Öldürülme hikayeleri nasıl zannediyorsun? Ya da faillerinin savunmaları...
Kadın, erkeği yatağında arzulamak zorunda burada, erkeğinin canı ne zaman çekerse önündeki pipisini şenlendirmesi lazım, yatmıyor mu seninle, vursana hadi bir tane, çaksana suratına! Nazlı neden öldü biliyor musun? Kocası onu, onunla yatmak istemediği için vurduğundan değil, kendisini "Bana kadınlık yapmıyordu." diye savunduğu için öldü. Ben de öldüm orada işte, öldüm, yerin dibine girdim, çıkamadım, çıkamıyorum.
Burada, erkek dediğin kadınını kıskanacak! Etrafına penisi olan tek canlıyı yaklaştırmayacak, elinden gelse evin içine kapatacak. Nefesini 'erkeğinin' yanında alacak, tutacak, 'erkeği' eve gelince verecek. Hele bir vermesin... Burada kural budur, canın mı sıkıldı şimdi? Bak, Ayfer Gürbulak cinayeti... Ayfer, bıçak darbeleriyle mi öldü sanıyorsun sen? Ya da kafasına çekiç darbesi aldığı için mi? Hayır, hayır! Kocası kendisini savunurken, "Kıskanıyordum öldürdüm, şeytana uydum." dediği için öldü o. Kocasının suçu ne, şeytan suçlu işte!
Bak, burada kural nedir biliyor musun? Kadın kısa giyinemez, mini giyinemez, şort hiç giyinemez, yoksa dayak yer. Göbeği açık kıyafet mi, kendine gel! Dekolte mi, aman Allah korusun belanı mı arıyorsun sen! Kural burada böyle, n'aparsın, onlara göre böyle gelmiş böyle gidecek çünkü. Birgül mesela... Dekolte giyinip sokağa çıktığı için sinir krizi geçiren eşinden kaçmaya çalışırken, kapının ağzında ölüverdi. Beyefendi, yedirememiş eşinin kısa giymesini, erkekliğine sığdıramamış. Erkekliği batsın!
Erkek dediğin akşam işten gelir, uzatır ayaklarını. Önce yemeği, içiyorsa içkisi, canı istiyorsa meyvesi, kuruyemişi gelir; su mu istedi, hooop, kalksana ayağa, getirsene hemen! Kendisi kalkamıyor çünkü, akli melekeleri yerinde değil, bunu kendisi dışında yapacak birisi varken neden kalksın ki? O da haklı! Hem sen atalarından öyle görmedin mi, temizlesene onun kirlettiği yeri. Hadi, yarın ne yemek yapacağını düşünmekten yesene kafayı! Menekşe neden mi öldü? Belki duymak istemezsin ama söyleyeyim. Kocası, ondan su istediği ve o, duymazdan geldiği için öldü. Baya baya öldü. Su'dan bir sebepten nasıl ölünür, güzel Menekşemiz hepimize gösterdi... Kocası onu boğarken belki bu gelmiştir aklına... di mi? Ya da Emine mesela. Kocası onu, kendisine yemek hazırlamadığı için öldürürken, ölümünün bu şekilde olabileceğini düşünmüş müdür hiç? Hangi insan böyle bir ölümü kendisine yakıştırabilir ki. Ama Emine'nin aç kocası ona yakıştırmış işte, cuk diye oturtmuş Emine'nin üstüne. Revzen de Menekşe ve Ayşe gibi işte... Kocası hastalanınca, onunla yeteri kadar ilgilenmemiş diye baltayla öldürülmüş hem de.
İyice öğren, burada kadın bağıramaz. O ses yükselmeyecek! Karşındaki sana ne yaparsa yapsın, ses tonun hep aynı kalacak! Diklenmeyeceksin, hayırdır! Biz seni neden eve aldık, sus da ne dersek dinle, yap diye aldık! Tartış diye mi aldık! Havva tartıştı işte, yükseltti sesini. O günün gecesi, eşi onu öldürüp tarlaya gömdü. O gün bizi de gömdü işte, duygularımızı da gömdü, üstünü de toprakla örttü.
Senin cinsel kimliğine de karışırlar burada, sen kimsin transseksüel oluyorsun bize sormadan! Böyle şey olur mu, bize sormadan iş yapılır mı! Hande Kader'e baksana, trans birey olduğu için önce tecavüze uğradı, ardından faili tarafından yakılarak öldürüldü. Onun için birkaç kez sokaklarda yürüdük ve bitti işte. Alev ve Nilay gibi o da unutuldu. Yandı, bitti ve unutuldu.
Muhtelif isimlerde, muhtelif hikayelerde katledilen 1915 kadının ülkesidir burası. Bin dokuz yüz on beş... Kadın.
Öyle iki yüzlü bir ülkedir ki burası, neye uğradığına şaşırırsın. "Sen kadınsın diye bir şey demiyorum sana." diyen, cümlesinin her zerresinde karşısındaki kadına yukarıdan bakan adamla "Kadını öldürdüm, çünkü şeytana uydum." diyen adam aynı kişidir mesela. Ya da "Erkek dediğin karısını sever." diyen adamla "Erkek dediğin karısını döver." diyen adam da tamamen aynıdır, hiç şaşmaz! Parasızlıktan karısına saldıran adamla, eşi ekonomik katkı yapmak için çalışmak isteyince karısını öldüren adamın aynı olduğu ülkedir burası. Daha sayayım mı? Eşini mutsuz eden adamla, eve geldiğinde güler yüzle karşılaşmadığı için karısını baltayla öldüren adamın tıpatıp olduğu ülkedir işte. Buranın en güzel yanı, eşine dekolte giydirmeyen adamın herkesi kendisi gibi düşündüğünün ortaya çıkmasıdır ama. "Şimdi başkası giyse ben bakarım, biraz daha açıksa rahatsız ederim, gece vakti yürürken dekolteyle görürsem tecavüz ederim." diye düşündüğü için karısını döven adamdır. Fikir, zikir meselesi işte...
Burası, cennete gitmek için dua edip şeytana uyanların ülkesidir. Burası, kadını öldürürken vicdanının zerresi sızlamayıp öldürdükten sonra vicdan azabından ölüp teslim olanların, intihar edenler ülkesidir be. Sevdiğine kıyamadığını belirtip, ortalarda bunları söyleyerek gezip, rakı içerken bunun edebiyatını yapıp sevdiğine kıyanların ülkesidir burası. Hem de ne kıymak! Erkekliği, kadınlıktan üstün görüp, kadınlığa laf ederken erkekliğine laf edildiğini duyunca karşısındaki kadını öldürenlerin kümelendiği yerdir. Senin oralar, bizim mahalle, arka sokak, hemen üstündeki komşun.
Hatta Türkan'ı öldürenle Yeliz'i katleden kişi de aynıdır. Selma ve Helin'i de öyle. Menekşe, Ayşe ve Revzen'i de... Burası, 1915 kadını öldüren 1915 kişinin de tıpatıp aynı olduğu yerdir. Ama şeytana uymuşlardır hepsi, yoksa kesin cennetliklerdir. Kesin.


31 Ekim 2017

Bu sefer biraz dertliyim

Yirmi yıllık hayatımda bedenimi yoran şeylerden kendimi her zaman uzak tutmuşumdur. Spor olsun, türevleri olsun... Bir yerde bir şey taşınacaksa bile ucundan tutuyormuş gibi yaparım, ağırlığı hep karşı tarafa vermeye çalışırım. Yani evet, yaptığım biraz şerefsizlik kabul ediyorum ama bedenen yorulmayı hiç sevmiyorum. Her yerde aynıyım bir de... Ayakta çok beklediysem gözüm kararıyor gibi yapıp yere çökerim, suratımı öyle bir ifadeye bürürüm ki hatta, insanlar gelip "Tolga, iyi misin, bir şey mi oldu? Gel biraz dinlen istersen." derler. Ya da hani şu çocuklar oluyor ya, birisi "Bunu oraya taşıyıverelim." dendiği an "Taaam abla biz hallediyoruz." diyen. Hah, ben 'taşımak' sözünü duyduğu an oradan tüyen biriyim... Ha bak kafa yorgunluğu ayrı. Onda bu kadar fena biri değilim. Genelde her şeyimi son güne bıraktığım için doksan tane konuyu aynı anda çalışmaya çalışınca beyin bilmem nesi yaşıyorsun ister istemez... Ama hep şöyle bir felsefem var. Atalarımı buradan şapur şupur öpüyorum. Kendi düşen ağlamazmış, gerçekten. Ben o konuları uyuyacağıma her gün çalışsam sınavdan önce o halde olmayacaktım mesela. Ya en basitinden, şu dönemimden konuşuyorum. Radyo Tv vizelerim geliyor, hem de ne gelmekkk, girecek yemin ederim gümbür gümbüürrr. Kocaman 32 tane ünite var önümde, daha kitaplarımı açıp "Şu kitapta ne anlatılıyormuş?" diye bakamadım bile.  Vatana millete hayırlı olsun ama konumuz bu değil...
Mesela bi ortama giriyorum, tanımadığım onlarca insan, oturup sohbet ediyoruz. Çişim geliyor diyelim, kalkıp tuvalete gideceğim. Ayağa kalkmamla masadaki en üçgen vücutlu, kaslı, ayak bileğinden lastikli gri eşofmanını ve dar koyu renk yarım kol tişörtünü giymiş, beyaz airmax ayakkabısıyla dimdik duruşlu ve asla üşümeyen çocuğu bana doğru dönmüş bağırırken duyuyorum: "Tolga yaa, kardeşim var ya, sen bir spor yapsan offff diorummm."
 Valla ne anlarsanız anlayın. Evet, hepsini çok kıskanıyorum. Ciddiyim, aşırı kıskanıyorum, baktıkça "Ben niye böyle değilim ya, niye böyle olamıyorum acaba. Evde döt büyüttüğüm için mi sürekli." diyorum. Adamın bir kolu oluyor, yemin ederim benim iki kolumun birleşimi kadar. Ama garip bir orantıları oluyor bak onu sevmiyorum. Kafadan aşağısı şişkin başlıyor, sonra daralıyor, üçgen şeklini alıyor ve ince bacaklarla vücut sonlanıyor. Benim o beğenmediğim bacaklarla adam her salı cuma snap atıyor bu arada, "Bugün bacak günüüü." diye spor salonundan... Böyle de şerefsiz bir kişiliğe sahibim işte, kıskanç, fena...
Kardeşlerim, yemin ederim denedim. Hem de tam üç kez. Toplam üç yüz tl ödeyerek hem de... Hepsinin özeti şu oluyor. Pardon, özet demişim, zaten olayın kendisi, serüven kısmı o kadar kısa ki, özet geçmeme hiç gerek yok. 
Ben yine etraftan "Kardeşim bu boy bu endamla bi spor yapsan var yaaa, git model ol lan." sözlerini yoğun olarak duyduğum bir dönemde spor salonuna yazılmaya karar veriyorum. Genelde buna karar verdiğim dönem de zaten bütün takip ettiğim insanların kaslı memelerini ve sırtlarını ya da elini kafasının arkasına koyup poz veriyorum ayağına kol kaslarını sıktıkları pozlarını paylaştıkları dönem oluyor, neyse...  Zaten sanırım o sürecin başında erkek muhabbeti hep bu oluyor, "Kardeş hangi salona yazıldın, banyo var mı, zattiri zuttik makinesi var mı... Protein orda ne kadarmış, ben şu kadara loluluyu'dan getirtiyorum." Ben de bu muhabbet dönerken içimden "Allamm bi sabah bi uyaniyim benim kollar olsun sana Temel Reis, göğüsler hafif şişkin olsun. Bak valla bana o kadarı yeter, fazlasına gerek yokkk." diyorum. Yalnız var ya, burada diyorum ya hani "fotoğraf attıkları dönem" diye, hiii, bende o kaslar olacak, iki günde bir mememi atar kaslarımı sıkıp habersiz pozlar verirdim, Allah biliyor da vermiyor yani. 
Neyse... Ben salon aramaya başlıyorum. Bu arada salonu asla dışarıda fellik fellik gezerek aramıyorum, serde de gurur var ya, birine sorsam şimdi "Ooo kardeşim sonunda karar vermişsin, yakışırrrr." diyecek. O kaslar bende her zaman varmış gibi davranmak istiyorum... O dönem hava biraz sıcak olduğu için evde klimanın altında bilgisayardan bakınıyorum, evime en yakını seçmeye çalışıyorum. Hatta bazen "Şu otobüs tam önünde indirir ama şuraya kadar yürüyüp öyle binmem lazım. Hmm, ele o zaman bunu yaa." falan diyerek ilerde ne bok olacağını gösteriyorum yani. 
Kayda gidiyorum, elimde yüz tl ile. Daha adam "merhaba" demeden ben taramalı tüfek gibi başlıyorum: "Evet, kilo almam lazım ama alamıyorum. Halbuki Afrika kıtası benim günlük yediklerimle kesinlikle doyar, hatta yan kıtalara bile gönderebilir, o derece düşünün. Ne yapayım haaa, metabolizmam hızlı, annemden almışım mitokondrilerimi. Neyse, bakın, kollarım sizinki gibi kocaman kocaman olmasa da olur, o ne öyle ben sevmem vallahi. Azıcık şişsin, hah, Çağatay yaa, evet evet Çağatay Ulusoy gibi olsam yeter tabi kol olarak. Adamın burnu efsane zaten, istesem de onun gibi olamam yani... Ya siz bir şey mi diyordunuz, lafınızı balla kestim?"
Adam zaten şoka giriyor görünce, eli ayağı titriyor koca kaslı adamın yeminle. Adam tam "O zaman size önce bi beslenme list..." diye giriyor, ben yine başlıyorum taramalı gibi: "Aklınızda olsun, ben günde bir yumurtadan fazla yemem. Bir kere beş tane yedirdi nenem, ayyy, sabah bi uyandım, her yanım isilik sivilce. O toz mudur nedir, kullanamam ben onu, şey diye duydummm, bunu kullanıp kas yapanlar sporu bırakınca memeleri süzme yoğurt gibi oluyormuşşş, benden uzak tutunnnn. Karbonhidratı da kesemem ayrıca, ben glikoz için yaşıyorum bebeğim anlıyor musun?" 
Bu zamana kadar bana verilen beslenme listelerinin sonu hep karalama kağıdı olmak oldu. Adam diyor ki "Ertesi gün gel hemen başlayalım." Haa, bu arada "Günde bir saatten fazla yapamam, bu da can yani tamam mı?" diye de belirtiyorum. Başlıyoruz.
Zaten bu zamana kadar üç tane spor hocam oldu, ikisi bana aynı ismi taktı: Şampiyon. O buz gibi, semsert adamları, artık nasıl bir manyaksam, üçgen şeklinde yastık kadar yumuşak bir şeye çeviriyorum yemin ederim, el ense şaplak döte oluyoruz hepsiyle...
İlk gün, adam biliyor ya 1 saat kalacağımı, sürekli onu vurguluyor: "Bak 1 saat dolmadan gitmek yok." diye. Ben ne yapıyorum, sanki ihtiyacım varmış gibi, koşu bandında en yavaşı ayarlayıp tam 50 dakika yürüyorum... Hoca alt kattayken özellikle, arkadaşımı arayıp twitter'da gördüğüm şeyi anlatıyorum, durdurup kim ne fotoğraf atmış ona bakıyorum. Snap atmaya çok utanıyorum bu arada, hiç atmadım o yüzden... Hocanın geliyor olduğunu hep kendim gibi olan oğlanlardan anlıyorum vallahi, zayıf ve kısalardan ya da uzun ve kısalardan. Hemen başlıyorlar "Hocaaamm ben bitirdimm napiiiim." diye kendilerini öne atmaya. Zaten ben "Ben bitirdimmm"i duyar duymaz koşu bandından inip o poponu asla rahat ettirmeyen ve ağırlığı yukarı doğru kaldıraç gibi bir şeyle kaldırdığın şeye kaçıyorum. Yine terleme, bayılacak gibi olma numarası yapıyorum. Güya nefes nefese kalmışım da ölüyorum... Hoca geliyor, "Şampiyon nasıl gidiyor, kaçtasın?" diyor, bir tek bana bu kadar samimi ama... Her zaman cevabım aynı "Son setim hocam, hooohhh hoohhh, üç tane kaldı, onnn, ıhhh, on bir, hadiiii, on iki. Hooh." Sonra saate bakıyorum, bi saat dolduu mu, vınnnn.
Çıkışta asla beslenme listesine bakmak yok. Bim'e gidiyorum. Boru mu lan, 50 dakika yürümüşüm, dört kere de ağırlık kaldırmışım. Yarım kilo danette mi daphne mi ne var ya çikolatalı puding, onu alıp bim'in kapısında yiyorum valla... 
Zaten bir gün var bir gün yok diye anlaşmışım, yarın kapısının önünden bile geçmemeye gayret ediyorum salonun. Bir de buraya kadar gelmişken, bazı salon tiplerinden de bahsetmek isterim. Birisi, hocanın kankisi olan hafif esmer çocuk. Hoca yokken kendi kendine millete "şunu yap, böyle yaparsan şöyle olur, şu kasların için iyi" falan diyor. Hoca gelince duruşu bile değişiyor çocuğun, hemen el şakaları, hocanın ensesine dokunmalar, samimiyet fazlaysa hocaya kas sıktırtmalar, yani "bakın ben arkadaşıyım." havaları... Bir diğeri, kurban olduğum küçük zayıf çocuk. Allah bilir ne söylediler buna da, gelmiş, benim gibi çubuk kraker gibi kollarıyla ağırlık kaldırmaya çalışıyor. Zaten oraya "zorla" gelenleri gözünden direkt tanıyorsun... Yanında suyu ve havlusu hep var, hep tam teşekküllü ama hep mutsuz, umutsuz, yorgun... Elit ablalar ve 56 yaşında olup benimle aynı duran seksapelli amcalar da var tabi. Hatta benden genç... Havluları hep boyunlarında, gelip gitmekten herkesi tanır olmuşlar bu amcalar, ya sağlarındaki pembe taytlı koşu bandındaki elit ablayla ya da sollarındaki diğer seksapelli amcayla kıkır kıkır bi muhabbet. Eğer ilkbahar sonuysa, her gittiğinde göreceğin sürekli bacak çalışan senin yaşındaki kız da orada. Bir de kuzenin Haşmet'e benzeyen biraz kilolu İbo da var, o da havlusu ve siyah şortuyla koşu bandında koşuyor genelde ve üç ayın sonunda hayal ettiği adama dönüşüyor...
İkinci gidişimde maalesef salon şansıma hep boş oluyor ve hoca hep başımda. Tam anlamıyla ağzıma ediyor diyebilirim... Her makineden on iki çarpı üç kere hareket yaptırıyor, iflahım kuruyor. Ağzım yüzüm kayıyor, her bir yanımdan sular akıyor yemin ederim. Hele bir makine var ki, yazmazsam ölürüm, hani şu sırtını vererek oturup kollarını iyi yana açıp kafanın hemen önünde ortada birleştirdiğin makine var ya, işte allah onun bin belasını versin. Bu nasıl bir işkence, nasıl bir tempo, lan ben insanım insafsız hoca. Hocanın o halimi görünce "Çık bi gösteriyim." diyişi var ki... Adam benim koca kafam kadar kol kası yapmış, pamuk torbası kaldırıyor gibi davranıyor yahu. Makinede çalışırken sanki Polyanna'yla cinsel ilişkiye giriyor gibi bir surat, gülümseme, sırıtış. Bense, makine üreticisinin dötüne makineyi sokmak için hayal kuruyorum. 
İşte o ikinci gün eve gidiyorum ya, belim bıhınım bacağım, her bi yanım ağrıyor... Bütün Adana'yı getir, beni o salona bir daha götüremezsin. Bunu anlattığım herkes "Bak işte o günden sonra bir daha gitseydin bağımlısı olurdun, biraz ağrıyor ama hamladığın için o." diyor. Yani sigara, kokain, esrar, televizyon hatta kola bağımlısı olmayı bile anlıyorum ama spora bağımlı olanları anlamıyorum ve acayip kıskanıyorum, her gördüğüm yerde hayranlıkla bakıyorum!!! Biraz garip yürüyorlar, o kaslardan mütevellit sanırım bilmiyorum ama olsun. 
Ben 192 boyundayım, 83 kiloydum en son. Ama zayıf görünüyorum, boy deve gibi diye. Hayır yani, yeni tanıştığım adamsın, gel okuduğum okulları sor, bak yazı yazıyorum yıllardır, onu söylüyorlar yandan sana onu sor. Hiçbir şey bilmiyorsan dişini sor... Direkt "Tolga sen baya uzunsun, sen kaç kilosun kardeş?". Söylüyorum, "Senin doksana kadar yolun var, çok zayıf duruyorsun, al biraz." Sağ ol ya... Kollarım biraz ince kabul ediyorum ama n'apablirim, allah beni böyle yaratmış yani. Ben de isterdim senin gibi 183 olup kolayca kilo alıp spora gittiğim an her şeyin belli olmasını ama senden üçte bir otuz santimlik cetvel kadar uzunum, elimde değil yani.
Yeni dönemde sanırım artık az insan bakıyor karşısındakinin okuluna, kültürüne. Genelleme yapmak istemiyorum ama tanıdığım birkaç kız eskiden beğenmedikleri çocuklar şimdi kas yapınca "kanka taş olmuşşş" diyorlar gibi geliyor, yanlışsam lütfen düzelt. Zaten bu kadar ön planda olan bir şey olmasaydı millet meme ucunu, sırtını falan atmazdı Instagram'a... Ya da en en basitinden, radyo tv de okuyorum vallahi konuşurum bunun hakkında, inanılmaz yeteneksiz bir sürü erkek oyuncuyu ajanslardan alıp alıp cıfır cıfır memeleri var diye tv'de oynatıyorlar. Genelde de üstsüz sahnelerle dolu oluyor dizi. Ha beşinci bölümde yayından kaldırılıyor ama olsun. 
Ne çok konuşasım varmış be... Yazıyı geçen yaz başıma gelen bir olayla bitirmek istiyorum bu arada. Şu hoca yancısı hafif esmer çocuk var ya, ben spor yaparken bi anda zayıf çocuğa doğru dönüp konuşmaya başlamıştı: "Ben de senin gibiydim, aynaya baktığımda üzülüyordum, hiçbir kız beğenmiyordu lan beni, çok zayıfsın çirkinsin diyorlardı. Bak sonra çalıştım ve nooldum. Kızlar pervane şimdi Instagram'da bana." 
Ben bi sinirlendim... Zayıflık bir özür mü, ya da tam tersi kilolu olmak... Zayıflık/şişmanlık çirkinlik mi, hadsiz. O çocuk nasıl hissetti kim bilir... Ben yerim yerim arada kilo alırım arada alamam, onun acayip hızlıdır metabolizması o hiç alamaz. Bazısına da su içse yarar. Çocuktan bir gıcık aldım anlatamam, spor salonunda ikinci günümdü, (yani son günüm) hocayla da tam arkadaş olmuşum. Gittim hocanın yanına sessizce, "Hocam ben de seviyorum şu arkadaşınızı, inanılmaz iyi bir insan ama size şey demem lazım yaaa... insanların sırasını almaya çalışıyor sürekli, sıra başkasındayken kendisine gelsin diye kavga ediyor hatta siz yokken... düzeni bozuyor, ama bakın iyi birisi biliyorum da... yani ne bileyim, 'her şeyi size ben anlatsam daha iyi' diyen biri o, siz yokken yani. hocam isterseniz bi uyarın ama ben söylemedim tamam mı..." dedim, sonra da havlumu aldığım gibi vınnnn. Ders olsun şerefsize.