29 Kasım 2017

'Aile Arasında'nın Galasında Neler Yaşandı?

İnanılmaz stresli geçen bir hafta ve korkunç bir pazar gününden sonra, İstanbul'un yine adını bilmediğim bir semtinden eve doğru otobüsle giderken içime içime ağlıyordum. Uykusuzdum, yorgundum, o havalı havalı söylediğim "Ben iki üniversite okuyorum canım.", bir anda "Acaba hangi içkiyi içmiştim de böyle bir şey yaptım?"a dönüşmüştü.
Ne zaman bu hale gelsem, dibi gördüğümü hissetsem, "Şöyle bi uyusam, dört gün sonra uyanırım sanırım." desem, hayat işte, bir anda her şey değişiyor. Gerçekten, bunu çok iyi öğrendim. Feci kötü inişlerin çok mutlu eden çıkışları oluyor. Birazcık da olsa hayal kuran ve kurduğu hayalleri gerçekleştirmek için çabalayan bir insansan, bir şekilde o çukurdan kurtuluyorsun. 20 yılda tam olarak bunu öğrendim işte. Ev ararken mesela. Okula 4 gün kala, bu evin bana ben "Ne yapacağım abi, ben bittim, sokakta mı yatacam lan ben, bankta mı uyusam?" diye ağlarken gelmesi gibi. Ya da ne bileyim, evin kirasını nasıl ödeyeceğimi düşünürken, eski ev arkadaşlarımın uğursuzluklarından asla kurtulamayacağımı hissederken, dünyanın en tatlı ve sakin insanının yanıma yerleşmek istemesi gibi. "Senaryo kursu bulamayacağım ben, sanırım öyle heves olarak kalacak." derken, Bennu Yıldırımlar'ın benim için efsane bir senaryo öğretmeni ayarlaması gibi.
Aylardır beklediğim, her gönderisini takip etmeye çalıştığım ve fragmanını en az yirmi kez seyredip her seferinde gözlerimin içinin parladığı 'Aile Arasında', 1 Aralık'ta vizyona girecekti. Bu filmi benim için bu kadar önemli hâle getiren şey, senaristinin Gülse Birsel olmasıydı. Ben onun yazılarını okuyarak mizaha yönelmiş, onun dizilerini seyrederek komedi türünde senaryolar yazmak istediğime karar vermiştim. Nasıl desem yahu, bir nevi ilham kaynağım işte. Röportajlarını okuyordum, çıkarıyordum, her "Yapamıyorum." dediğimde söyleşilerini izleyip motivasyonumu artırıyordum.
28 Kasım'daki gala için, BKM bir yarışma yapmıştı. Aile arasındaki en komik sohbetin ekran görüntüsünü yolluyorsun, eğer kazanırsan çift kişilik gala davetiyesi kazanıyorsun. Annemin hayattaki eğlence kaynaklarından birisi de Whatsapp'ta benimle uğraşmak olduğu için, açıkçası sohbetler arasında seçim yapmakta zorlandığımı bile söyleyebilirim.
Arkadaşımın yanında, sabundan diş yapmak için sahile inerken kazandığımı görünce elim ayağım titredi. Gözlerim doldu, mutluluk sarhoşu oldum, "Hadi canım!" oldum hatta. Ben, Gülse Birsel'in de geleceği, ve filmin normalden birkaç gün önce gösterileceği galaya mı gidecektim! Lan ben ne giyecektim!
Önce, "Acaba gidip damatlık mı alsam ya? Çok mu Asiye'nin kınasına gidiyor gibi olurum acaba?" diye düşündüm. Sonra "Kot pantolonla da gidilmez sanki." dedim. "Kazak gömlek yapsam... Okula her gün öyle gidiyorum ama, ne fark etti?" derken; boğazlı kazağım, gözlüğüm, ceketim ve yarısı rugan Ebru Gündeş'in sahne ayakkabılarından hallice ayakkabımla, saat sekizdeki gala için 3'te hazırdım!
Evet, yukarıdaki cümleyi doğru okudun. Okuluna hayatında bir kere bile erken gidememiş, önemli yerlere hep geç kalmış, herkesi bekletip sinir krizlerine sokmuş, kurallara uymamış da kuralları kendine uydurmuş olan ben, bir yer için 5 saat önce hazırdım.
Bu arada, kazandığım andan beri, gideceğim arkadaşımla olan sohbetlerimizi yazmam gerekiyor. Ancak bu kadar efsane bir ikili o galaya gidebilirdi çünkü.
"Ayyy, uzun zamandır galaya gitmiyorduk, iyi oldu di mi?"
"Kesinlikle yaaa, yüzümüz eskiyor sonra kameralar karşısında, ben sevmiyorum öyle, hahahayt!"
"Evet, galaya bir metrobüs, iki metro ve bir otobüsle gidiyor olabiliriz ama bu tamamen halkın arasına karışmak için. Bizler öyle davetlileriz çünkü. Halktanız."
"Fındıklı'ya çağıracaktım da benim şoförü, kaybolur, yokuşları çıkmakta zorlanır filan, en iyisi toplu taşıma dedim vallahi."
"Ben de benim helikopteri isteyecektim de, pist yoktur diye düşündüm. Yoksa biliyosun yani..."
Uzuuun bir yolculuktan sonra Kanyon'a vardık. Galaya daha üç saat var. Bu arada cebimizde beş kuruş para yok neredeyse, kocaman alışveriş merkezinde Burger King arıyoruz ucuza yiyip doyabilmek için. Bu arada dönüş yolunu düşündükçe afakanlar basıyor bizi, "Ya gece 12'den sonra biterse, laaaan son metroyu kaçırırsak eve öpücükle mi dönüyoruz, nasıl yapıcaz yav?" diyip duruyoruz. Son ihtimalimiz korsan taksi. Şimdilik dönüş stresini rafa kaldırıyoruz, galanın yapılacağı yeri gezmeye gidiyoruz.
Biz girdiğimizde içeride kokteyl masaları kurulmaya başlamıştı. Şöyle anlatayım, o gün gala olduğu için iki katlı sinema kapalıydı ve iki katında da masalar vardı. Hemen gidip büfedeki çocukla samimiyet kurdum, her şeyi anlattırdım vallahi. Çocuğa söyledim direkt, "Bak," dedim, "Biz ilk kez galaya geliyoruz, sen bize prosedürü anlat bakayım!" Her şeyİ söyledi. Yemek şirketi ayarlanmış, içkiler dağıtılıyormuş, onlarca garson ve koruma çalışıyor bu arada. Her salonun kapısında bir koruma var. Neyi kimden koruyorlar, kendileri bile bilmiyor muhtemelen. Öyle seçmişler ki adamları, yolda görsem "Bu adam yolu mu koruyor ne yapıyor?" derim, izbandot gibi heriflerdi hepsi. Bir bakışları var etrafa, sanki oraya "Böbreklerinizi bana vermek istemez misiniz?" demek için gelmişim gibi hissettiriyorlardı. Neyse, saat sekizle dokuz arası kokteyl oluyormuş, oyuncular herkesten sonra geliyormuş, kırmızı halıda röportaj verdikleri için. Sonra üst kata çıkıyorlarmış ve bilmem kaçıncı salona filmi izlemek için giriyorlarmış. Davetliler de boş buldukları salona girip oturuyorlarmış.
Benim aklımda tek bir şey var. Gülse Birsel'le tanışmak! Ona altı yıldır kendisinden ilham aldığımı, kendisiyle motive olduğumu söylemek. Onun ilham kaynağı nasıl ki Gazanfer Özcan, Gönül Ülkü, Tarık Akan'sa, benimkinin de o olduğunu belirtmek. Onun sayesinde senaryo dersi almaya başladığımdan ve en büyük hayalimin kendi yazdığım filmde oynamak olduğundan bahsetmek. İkinci üniversitemi seçme nedenim olduğunu anlatmak.
Bize prosedürü anlatan çocuğa söyledim bunu, "Nasıl görebilirim?" dedim. "Çok çok zor, asistanları, korumaları var hep oyuncuların. Belki çıkışta yakalarsın ama hiç sanmıyorum." dedi. Dünyam başıma yıkıldı yemin ederim.
Galaya biraz daha var, biz içeride üst kattaki koltukta oturuyoruz. Bak bak bak, bizdeki uyanıklığa bak. Onlar üst kata çıkacaklar ya, biz de üst katta saatler öncesinden oturuyoruz ki geldiklerini kaçırmayalım. Bu arada da, yürüyen merdivenden sürekli birileri geliyor. Hani yaz dizilerinde ya da kışın başlayıp birkaç bölümde biten dizilerde, arkada bir yerde gördüğümüz, "Bak o da oynuyormuş." dediğimiz ama isimlerini bilmediğimiz, hep bir göz aşinalığımız olan ama bir yerden de çıkaramadığımız, sorsan oynadığı diziyi kendisinin bile bilmediği yarı, hatta çeyrek ünlüler var ya, hah, onlar işte. Genelde birbirlerini tanıyor hepsi, garip bir samimiyet var aralarında. Geldiler, sırayla afişle fotoğraf çekildiler, sonra arka tarafa geçip sohbet etmeye daldılar. Bu arada biz de Betül'le aramızda insanları mahvediyoruz yemin ederim:
"Ayy, şu kadını hatırlayacağım bir yerden ama yok, tanıyorum ama tanımıyorum."
"Ya acaba şey mi, Kayıp Şehir'de böyle arada arkada bir yerde çıkardı, o kız mı o ya?"
"Yav sanki Kiraz Kokusu mu, Çilek Mevsimi mi, onda mı acaba arkadan geçip duruyordu? Aaaa, Yalan Dünya'da barda dans edenlerden olabilirler mi?"
"Saçmalama, o kızlar tanrı gibiydi, bu güzel değil ki o kadar."
Bir anda anons yapıldı, saat sekize doğru içeriye alımların başlanacağı söylendi, bizi dışarı çıkardılar.
Heyecandan ikimizin de tuvaleti gelip duruyor, bir de incecik giyinmişim, her dışarı çıkışımızda çok affedersin kıçım donuyor. O tuvalete çişimi yapmak için Betül'ü yalnız bırakıp koşuşum muhtemelen 'Kanyon efsaneleri' adı altında tarihe geçmiştir. Neyse, biraz dolandıktan sonra alımların başladığını gördük, sıraya girdik hemen.
Hah, aynı insanlardan yine ve yine var! Allahım, herkesi tanıyorum ama bir yerden çıkaramıyorum, olmuyor! Muhtemelen, onlar da bize bakıp aynı şeyi söylüyorlar ama bilmiyorlar ki biz teee ebesinin nikahı Fındıklı'dan, gala daveti kazanıp dört saat önce gelen Adanalılarız. İnanılmaz parfüm kokuları var bu arada, herkesin parası var sanırım. Parfüm kokusundan insanın şeklini çıkarabilirsin, o dereceydi. İsmini söylüyorsun, bilgisayardan bakıyorlar, davetli listesinde adın varsa içeriye alıyorlar. Girdik.
O kırmızı halının önü kamera dolmuş, arkasında bir sürü ışık. "Halıdan mı yürüsek ya, sanki yürümesek daha iyi. Biz yürürken adamların 'Bunlar kim lan?' diyip kamerayı kapatması biraz rezilce olur sanki." diyip halının arkasından geçtik. Önce, halının kenarında bekledik biraz, kimler gelecek diye bakmak için. Sonra, üst kata çıkıp beklemenin daha mantıklı olacağını düşündüm. Oyuncular gelince izdiham yaşanırsa belki bizi yukarı almazlar diye.
Her yürüyen merdivende bir kameraman var, hepsinden çıkarken kameraya gülümseyerek çıktım. Adamlar kayıtlara bakarken "Bu kim lan?" diyecekler ama olsun.
Üst kat baya kalabalıktı. Yani bu kadar erken gelmemize rağmen üst kata çıkmak için yine geç kalmışız! Masaların hepsi dolu. Garsonlar ellerinde şaraplarla, kanepelerle dolanıyor, her masada krakerler, soslar, peynirler var. Hah, bu noktada bir şey söylemek istiyorum. Yani oraya gelip insanların bu kadar çok bir şeyler yemeye çalışması normal mi? Biz oraya neden geldik, filmi izleyelim, oyuncuları görelim diye. Ama o dediğim çeyrek ünlü tayfasının yarısından fazlası ve bazı davetliler, Allah Allaaaaahhh! Garsondan içecekleri alıp dikişleri, kanepelere kürdanları batırıp batırıp yiyişleri, hele o uzun krakerleri domatesli sosa banıp banıp ağzına tıkmaya çalışan teyze. Ne bileyim, gördükçe "Neden böyleler?" diyip durdum. Kimse afişle, gösterilen görüntülerle ya da gelen oyuncularla ilgilenmiyordu çünkü, paso yemek ve içki. Betül'le ben birer kadeh şarap aldık, onu da işsiz durmayalım diye aldık zaten. Elinde bardak olunca elini kolunu nereye koyacağını bilebiliyorsun, öbür türlü uzaktan "Bunlar da herhalde öylesine uğramışlar." gibi görünüyorduk.
Bir ayrıntı daha. Avrupa Yakası'ndaki Yaprak'ı, Hale Caneroğlu, görünce bardakları elimizden bırakalım da yanına gidip sohbet edelim dedik. Salon doldu bu arada, aklına gelebilecek herkes var neredeyse! Takip ettiğim insanlardan kimi görsem bayılacak gibi oluyorum, hemen "Betüüül, bak bak bak, sağına bak ama öyle çok direkt bakma, lan yiyecekmiş gibi bakmamamız lazım! Bu bizim her zamanki galalarımızdan birisi bebeğim." diyorum. Neyse, en yakınımızda duran masaya bırakmaya karar verdik bardakları. Evet, her adımımız için aramızda ikişer dakika toplantı yapıyorduk... Ne yapalım ha! Neyse, yine bir yerlerden tanıdığım ama adını bulamadığım bir adam ve kadının olduğu masaya doğru gittik. Öyle çaaat diye bırakmak olmaz, diyerek, izin istedik. Adama "Pipinizi kesmek istiyoruz." demişiz gibi, bize öyle bir baktılar ki... Hayatınızda hiç mi kibar insan görmediniz yahu? Muhtemelen onlar izin istemeyip masaya bırakacakları için, biz isteyince şaşırdılar biraz.
Hale Caneroğlu, o kadar tatlı bir kadındı ki. "Pardon, dünyadaki en tatlı oyunculardan biri olduğunuzu biliyor musunuz?" diye girdim, en son kadın bize galerisini açıp bebeğini gösteriyordu, "Bakın çok tatlı di mi?" diye.
Hah, ne olduysa o an oldu. Oyuncular geldi, pozlar verildi, Gülse Birsel tam dibimden geçti, Engin Günaydın hemen arkasından. Devrim Yakut, Fatih Artman, Erdal Özyağcılar... Hiçbir şey söyleyemedim, durduramadım bile. Arkalarında izbandot gibi bir koruma, her birinin asistanı arkalarından giriyor. Afişin hemen arkasını onlar için kulis yapmışlar, o aralıkta da yine bir güvenlik var. "Tamam," dedim. "Şu kadınla konuşamayacaksın, bugün değil. Filmi izle ve git."
Kulisin hemen önünde bekliyoruz. Bir kız gördüm, "Ya bu kime benziyor, Allah Allaaah o mu acaba, onun burnu böyle değildi sanki." derken, kızı Sihirli Annem Çilek sandım. Hemen Betül'le beraber google'a sorduk, gerçek adı Zeynep'miş, hoop gittim kızın yanına. İşte kendimce "Sen benim çocukluğumsun resmen ya, şaka gibi değil mi?" filan diyeceğim. Öksürdüm hafifçe, eğildim, "Pardon, sizin adınız Zeynep mi?" dedim. O da bana gayet emin bir şekilde "Hayır?" dedi.
Rezil oldum birazcık. Ama yok, ben bu kızı tanıyorum ya! Evet evet, ben bu kızı izlediğime eminim bir yerde. Yanına gittim tekrar, "Sihirli Annem'deki Çilek'e çok benzettim, o yüzden öyle şey ettiğim için şey oluverdi." gibi saçmalık bir cümle kurdum. "Ben Bez Bebek'te oynadım, oradan hatırlıyorsun muhtemelen." dedi. Aaaaa, ben şoka girdim tabi!
Sonrası güzellik. Allahım, biz bir samimi olduk, en son Instagram'dan takipleşmeye başladık zaten. Bütün gala onunlaydım. Biraz yancısı gibiydik ama olsun. Kızın yanına geliyorlar, "Ayyy, Nuri Bilge'yle filmine bayıldık." diyorlar, bir de bana bakıyorlar tabi. Şey bakışı işte, "Sen kimsin, oyuncu musun, nerede oynadın?" der gibi. Sürekli olarak "Abla biz de iki üniversite okuyoruz yaaani, ne bakıyorsun ki öyle?" diyesim geliyor ama tutuyorum.
Kızı da kulise almıyorlar bu arada. O da Engin Günaydın için girmek istiyor. "Tolga be, baksana, oyuncu kız bile alınmıyor, sen bu sevdadan vazgeç..." diyorum sürekli.
Annesi Ayta Sözeri'yi tanıyormuş, kadını arıyor, o da açmıyor telefonunu. Açsa, Asena bana da söz verdi çünkü, o girerken ben de gireceğim. Haa, bu arada, güvenliklere ağlıyorum: "Noooluuur beni alın, lütfen, ben bu ânı altı yıldır bekliyorum. Ya şu çocuğa bir mutluluk vermek istemez misiniz? Hiç unutmam sizi, rica ediyorum alın." Bir ara sanırım "Alırsanız dişlerinizi bile yaparım, ben diş hekimliği okuyorum haaa!" bile dedim...
Bir tane kadın çıktı içeriden, ona da bir parti ağladım. "Canım benim, imkansız, lütfen bunu benden isteme. İçerideki herkesi çıkardık, kesinlikle alamıyoruz kimseyi bu saatten sonra." dedi. Asena'yla karşılıklı ağlıyoruz, "Girmek zorundayız yaaa, nasıl olur yaaa, ben bu an için geldim yaaa." diye. Kulis kapısında sadece benim ve onun sesi var bu arada.
Bir anda biri bana bir şey söyledi. Hani annenle misafirliğe gitmişsindir, yanlış bir hareketin olmuştur, annen herkesin içinde belli etmemek için seni çimdiklerken tam karşısına bakar, sana doğru dönmez, ağzının içinden konuşur ya, hah! Aynen o şekilde bir görevli benimle konuşmaya başladı. Sinir krizini işte bu noktada geçirdim, etraftaki insanlardan da "Sen ne bomba çocuksun." şeklinde geri dönüşler aldım. Yakasında mikrofon olan bu salon görevlisi bey bana bakmadan başladı o anne gibi konuşmaya:
"Aklında olsun, biriyle konuşmak için kimseyi altı yıl bekleme. Berbat bir şey."
"Sen ne karışıyorsun pardon? Hayırdır, o kadın benim için çok önemli, beklerim."
"Altı yıl ne demek ya?"
"Ya seni ne kadar ilgilendiriyor, karışma."
"İçeriye girince harika bir muamele mi göreceğini düşünüyorsun sen? Takmayacaklar bile seni. O dünya öyle değil."
"Sen çok girdin herhalde içeri, oradan mı biliyorsun? Güzel şeyler söyleyeceğim, neden takmasın ki? Ya da neden kötü davransın, ne alaka yani? Girecem lan içeri, sen görürsün, beni dellendirmeyin, bak elim ayağım titriyor ha."
"Deli misin nesin be." dedi, bir baktım gitti koca adam.
O anda içeriden bi adam çıktı, Asena'nın yanına geldi. Annesi hemen "Ben Ayta'nın arkadaşıyım, lütfen kızımı içeri alın da görsün Engin Bey'i." dedi. Arkadan bir geldim zürafa gibi boyumla, eğildim, "Abi, beni de alır mısınız, hayatınızın iyiliğini yapmış olacaksınız, lütfen." dedim.
Kapıya geldik, asistan kapıdaki güvenliği ikna etmeye çalışıyor. Bir yandan da ben ve Asena çöküyoruz adamın üstüne. En son adam bıktı sanırım, "Yeter lan!" dedi içinden, "Önce kız girsin sonra şu çocuk, sadece bir dakika." dedi. Asena girdi...
O bir dakika, sanki bir gün gibiydi. Arkamdan "Ay nasıl heyecanlı nasıl mutlu." diyenleri duyuyorum, Betül benden daha heyecanlı, kolumdan tutuyor. Birisi "Bayılmazsın di mi?" diye soruyor.
Şuna da açıklık getireyim. Ben "Castiiiinnn bana bir hayy bile demediii!" şeklindeki hayranlardan değilim. Ben yazı yazmak konusunda idol aldığım kişiyi görmek için, yıllardır çırpınan birisiyim. Başka bir derdim yok.
Asena çıktı, ben girdim. İçeride bir dünya kişi vardı ama herkes karardı, sanki ışıklar sadece Gülse Birsel üzerindeydi o an. Yanına gittim.
"Buraya bin bir tane saçmalıkla girdim ama size söyleyeceklerimi söylemezsem çok üzüleceğim..." diye başladım. En tepede yazdığım gibi devam ettim. Bir sürü kere teşekkür etti, heyecanlanıyorum diye elimi tuttu, senaryo öğretmenimin kim olduğunu sordu, "Twitter'daki de sendin o zamaaan." dedi. Ben çıkarken de arkadan birkaç kere bağırdı: "Yazmayı sakın bırakma, hep pratik yap, her gün yaz, her gün kesinlikle yaz." dedi.
Kalitesi korkunç da olsa bir fotoğraf çekildik, o kadar gülümsemişim ki fotoğrafta. Bir de çekerken sanırım ellerim titremiş ama olsun.
Hayat işte. Onlarca şeyle aynı anda boğuşmaya çalışırken, kendimi berbat hissederken, bir anda kendimi, fotoğrafımızı açıp yazacağım senaryoya hikaye eklerken buldum! Hem de yüzümde kocamaaaan bir gülümsemeyle!
O fotoğrafı atar atmaz, onlarca cevap... Hepinize çok teşekkür ederim! O kadar çok kişi bana "Ben gitsem bu kadar sevinmezdim, ben fotoğraf çekilsem bu kadar mutlu olmazdım." yazmış ki... "Sen gerçekten bunu da yaptın ya, helal olsun." diyenler, "Sonuna kadar hak ettin." diye yazanlar... Çok ama çok teşekkür ederim, tekrar tekrar!
Fotoğrafa bakarken filmin başlayacağını belirttiler. Herkes boş bulduğu salona koşuyordu. Koşarken Betül'le birbirimize "Heheheyttt, abiii, biz metrobüsten tecrübeliyiz, hemen geçeriz bir yere." diyorduk ama ona da geç kaldık maalesef. Herkes filmi koltukta izledi, biz Sıtkı Kulak Ortaokulu konferans salonundaki 6/C'nin haylaz öğrencileri gibi merdivende oturup seyrettik...
Film, tam anlamıyla muhteşemdi! Gülse Birsel mizahını, Engin Günaydın'ı çok özlemişim. Ben sinema ve diziye gülme konusunda biraz müşkülpesent biriyim. Normalde arkadaşlarıma ve günlük durumlara çok gülüyorum ama dizi ve film izlerken hep bir kalite arıyorum. Özgünlük, iyi mizah, zekice yapılmış ve doğru zamanlamayla söylenmiş şakalar, absürt olmayan karakterle iyi bir komedi, az küfür, az el şakası, gerçek durum komedisi. Aradıklarım hep bunlar ve Aile Arasında tam olarak böyleydi. Film hakkında daha sonra uzun uzun yazacağım zaten.
Bir gala da böylece bitmiş oldu. Hepinize çok teşekkür ederim, etrafımdaki insanları doğru seçmiş olduğumu hissettim. Ve Gülse Birsel'e yeniden, kocaman teşekkürler.
Darısı, bir sonraki galaya. Ya da şöyle diyelim, daha büyük olsun, darısı belki de bir gün benim yazdığım bir filmin galasına ve gala yazısına.


18 Kasım 2017

1915

'Kadın olma'nın farkındalığı, son yıllarda muhteşem bir şekilde arttı. Cinsiyetçiliğin, erilliğin, ataerkilliğin bu denli coştuğu şu ülkede, beni en çok mutlu eden şey, kadınların artık susmaması. "Keşke bu farkındalık; onlarca cinayet, yaralama, tecavüz ve şiddet vakasından sonra değil de her zaman olsaydı." diyeceğim ancak 20 yıldır yaşadığım ülkeye bakıyorum... kadınların sindirilişine, "Kadın dediğin evinin kadınıdır, kocasının boyundurluğundadır, ekonomik özgürlüğü olursa çenesi açılır, aman okumasın zaten evde oturacak." diyen insanlara, "Sen kızsın bak böyle yüksek sesle gülme!"lere, "Aman kısa giyme, o sokakta yürüme!" diyenlere, "Mini giydiyse kesin orospudur, göbeği açıksa onun ben göbek deliğini şey edeyim, dekolte veriyor, göğüs çatalı mı görünüyor, ulan aranıyor bu kız!" diye haykıran, yetmeyip bu şekilde kendini savunan cahillere, hadsizlere, cezaların en büyüğünü hak edenlere... Sonra diyorum, "Böyle bir toplumda şu an seslerinin yükselmesi, onca derneğin kurulması, onca avukatın onlar yararına çalışması, çabalaması, sosyal medyada kadının gücünün belli olması, bunlar bile mucize, efsane!" Öyle bir duruma geldik inan, 'kadın' kendisine doğuştan verilen hakkını savunabiliyor diye seviniyoruz, şaka gibi değil mi?
Ama 'burada' böyle işte. Böyle.
Türkan Sarıkaya cinayeti... Cinayeti işleyen kişi, bizim eskiden oturduğumuz mahalleden bir çocuktu. O kızın haberini izlerken, Türkan'ın yüzünü ana haberde yaklaştırıp uzaklaştırdıkları her an içim paramparça olmuştu. Spikerin sesini her duyduğumda, verilecek cezanın artması için dua ediyordum. Önce komada kaldı Türkan, bir hafta sonra da öldü. Cinayeti işleyen B. F. ise önce ortadan kayboldu, sonra gidip teslim oldu. Cinayetin nedeni, Türkan'ın onu reddetmesi, Türkan'a platonik olması ve karşılığını bulamaması... Önce, mahallede "Para verip çıkmış hapishaneden." diye duymuştum. Sonra bazı insanlardan "O an sinir krizi geçirmiş, yoksa B. F. karıncayı bile incitmez." cümlesini de duyunca ortalığı ayağa kaldırmıştım. Duydum ki, kendisine yardım eden, Türkan'ın bedenini oradan alıp Türkan'ın kuzenine götüren U. F. para verip çıkmış içeriden. Önce şaşırdım, sonra çok ağladım, sonra nedense bir durdum... Kanıksamışım çünkü ben...
Bu ülkede, onlarca tecavüze, cinayete, şiddete verilen cezaların hafifliğini, para indirimini, yapılan muamaleyi... artık kanıksamışım, kanıksayıvermişim.
Buradaki birçok erkeğe göre çünkü, önlerindeki 13 santim fazlalık, yüzlerindeki iki tutam sakal bıyık ve kahrolası fiziksel avantajları yüzünden, erkek kadından üstün. Hem nasıl üstün!
Kadın, erkekten boşanmak isteyemez çünkü burada, sen hayırdır ya, nereye boşanıyorsun? Selma o yüzden öldü, Yeliz o yüzden iş yerinde katledildi, Ebru neden sokak ortasında öldürüldü sanıyorsun
Kadın, onu seven erkeği reddedemez, daha iyisini mi bulacaksın, sevmek zorundasın onu! Türkan, Helin, Ayşe, İpek... Öldürülme hikayeleri nasıl zannediyorsun? Ya da faillerinin savunmaları...
Kadın, erkeği yatağında arzulamak zorunda burada, erkeğinin canı ne zaman çekerse önündeki pipisini şenlendirmesi lazım, yatmıyor mu seninle, vursana hadi bir tane, çaksana suratına! Nazlı neden öldü biliyor musun? Kocası onu, onunla yatmak istemediği için vurduğundan değil, kendisini "Bana kadınlık yapmıyordu." diye savunduğu için öldü. Ben de öldüm orada işte, öldüm, yerin dibine girdim, çıkamadım, çıkamıyorum.
Burada, erkek dediğin kadınını kıskanacak! Etrafına penisi olan tek canlıyı yaklaştırmayacak, elinden gelse evin içine kapatacak. Nefesini 'erkeğinin' yanında alacak, tutacak, 'erkeği' eve gelince verecek. Hele bir vermesin... Burada kural budur, canın mı sıkıldı şimdi? Bak, Ayfer Gürbulak cinayeti... Ayfer, bıçak darbeleriyle mi öldü sanıyorsun sen? Ya da kafasına çekiç darbesi aldığı için mi? Hayır, hayır! Kocası kendisini savunurken, "Kıskanıyordum öldürdüm, şeytana uydum." dediği için öldü o. Kocasının suçu ne, şeytan suçlu işte!
Bak, burada kural nedir biliyor musun? Kadın kısa giyinemez, mini giyinemez, şort hiç giyinemez, yoksa dayak yer. Göbeği açık kıyafet mi, kendine gel! Dekolte mi, aman Allah korusun belanı mı arıyorsun sen! Kural burada böyle, n'aparsın, onlara göre böyle gelmiş böyle gidecek çünkü. Birgül mesela... Dekolte giyinip sokağa çıktığı için sinir krizi geçiren eşinden kaçmaya çalışırken, kapının ağzında ölüverdi. Beyefendi, yedirememiş eşinin kısa giymesini, erkekliğine sığdıramamış. Erkekliği batsın!
Erkek dediğin akşam işten gelir, uzatır ayaklarını. Önce yemeği, içiyorsa içkisi, canı istiyorsa meyvesi, kuruyemişi gelir; su mu istedi, hooop, kalksana ayağa, getirsene hemen! Kendisi kalkamıyor çünkü, akli melekeleri yerinde değil, bunu kendisi dışında yapacak birisi varken neden kalksın ki? O da haklı! Hem sen atalarından öyle görmedin mi, temizlesene onun kirlettiği yeri. Hadi, yarın ne yemek yapacağını düşünmekten yesene kafayı! Menekşe neden mi öldü? Belki duymak istemezsin ama söyleyeyim. Kocası, ondan su istediği ve o, duymazdan geldiği için öldü. Baya baya öldü. Su'dan bir sebepten nasıl ölünür, güzel Menekşemiz hepimize gösterdi... Kocası onu boğarken belki bu gelmiştir aklına... di mi? Ya da Emine mesela. Kocası onu, kendisine yemek hazırlamadığı için öldürürken, ölümünün bu şekilde olabileceğini düşünmüş müdür hiç? Hangi insan böyle bir ölümü kendisine yakıştırabilir ki. Ama Emine'nin aç kocası ona yakıştırmış işte, cuk diye oturtmuş Emine'nin üstüne. Revzen de Menekşe ve Ayşe gibi işte... Kocası hastalanınca, onunla yeteri kadar ilgilenmemiş diye baltayla öldürülmüş hem de.
İyice öğren, burada kadın bağıramaz. O ses yükselmeyecek! Karşındaki sana ne yaparsa yapsın, ses tonun hep aynı kalacak! Diklenmeyeceksin, hayırdır! Biz seni neden eve aldık, sus da ne dersek dinle, yap diye aldık! Tartış diye mi aldık! Havva tartıştı işte, yükseltti sesini. O günün gecesi, eşi onu öldürüp tarlaya gömdü. O gün bizi de gömdü işte, duygularımızı da gömdü, üstünü de toprakla örttü.
Senin cinsel kimliğine de karışırlar burada, sen kimsin transseksüel oluyorsun bize sormadan! Böyle şey olur mu, bize sormadan iş yapılır mı! Hande Kader'e baksana, trans birey olduğu için önce tecavüze uğradı, ardından faili tarafından yakılarak öldürüldü. Onun için birkaç kez sokaklarda yürüdük ve bitti işte. Alev ve Nilay gibi o da unutuldu. Yandı, bitti ve unutuldu.
Muhtelif isimlerde, muhtelif hikayelerde katledilen 1915 kadının ülkesidir burası. Bin dokuz yüz on beş... Kadın.
Öyle iki yüzlü bir ülkedir ki burası, neye uğradığına şaşırırsın. "Sen kadınsın diye bir şey demiyorum sana." diyen, cümlesinin her zerresinde karşısındaki kadına yukarıdan bakan adamla "Kadını öldürdüm, çünkü şeytana uydum." diyen adam aynı kişidir mesela. Ya da "Erkek dediğin karısını sever." diyen adamla "Erkek dediğin karısını döver." diyen adam da tamamen aynıdır, hiç şaşmaz! Parasızlıktan karısına saldıran adamla, eşi ekonomik katkı yapmak için çalışmak isteyince karısını öldüren adamın aynı olduğu ülkedir burası. Daha sayayım mı? Eşini mutsuz eden adamla, eve geldiğinde güler yüzle karşılaşmadığı için karısını baltayla öldüren adamın tıpatıp olduğu ülkedir işte. Buranın en güzel yanı, eşine dekolte giydirmeyen adamın herkesi kendisi gibi düşündüğünün ortaya çıkmasıdır ama. "Şimdi başkası giyse ben bakarım, biraz daha açıksa rahatsız ederim, gece vakti yürürken dekolteyle görürsem tecavüz ederim." diye düşündüğü için karısını döven adamdır. Fikir, zikir meselesi işte...
Burası, cennete gitmek için dua edip şeytana uyanların ülkesidir. Burası, kadını öldürürken vicdanının zerresi sızlamayıp öldürdükten sonra vicdan azabından ölüp teslim olanların, intihar edenler ülkesidir be. Sevdiğine kıyamadığını belirtip, ortalarda bunları söyleyerek gezip, rakı içerken bunun edebiyatını yapıp sevdiğine kıyanların ülkesidir burası. Hem de ne kıymak! Erkekliği, kadınlıktan üstün görüp, kadınlığa laf ederken erkekliğine laf edildiğini duyunca karşısındaki kadını öldürenlerin kümelendiği yerdir. Senin oralar, bizim mahalle, arka sokak, hemen üstündeki komşun.
Hatta Türkan'ı öldürenle Yeliz'i katleden kişi de aynıdır. Selma ve Helin'i de öyle. Menekşe, Ayşe ve Revzen'i de... Burası, 1915 kadını öldüren 1915 kişinin de tıpatıp aynı olduğu yerdir. Ama şeytana uymuşlardır hepsi, yoksa kesin cennetliklerdir. Kesin.


31 Ekim 2017

Bu sefer biraz dertliyim

Yirmi yıllık hayatımda bedenimi yoran şeylerden kendimi her zaman uzak tutmuşumdur. Spor olsun, türevleri olsun... Bir yerde bir şey taşınacaksa bile ucundan tutuyormuş gibi yaparım, ağırlığı hep karşı tarafa vermeye çalışırım. Yani evet, yaptığım biraz şerefsizlik kabul ediyorum ama bedenen yorulmayı hiç sevmiyorum. Her yerde aynıyım bir de... Ayakta çok beklediysem gözüm kararıyor gibi yapıp yere çökerim, suratımı öyle bir ifadeye bürürüm ki hatta, insanlar gelip "Tolga, iyi misin, bir şey mi oldu? Gel biraz dinlen istersen." derler. Ya da hani şu çocuklar oluyor ya, birisi "Bunu oraya taşıyıverelim." dendiği an "Taaam abla biz hallediyoruz." diyen. Hah, ben 'taşımak' sözünü duyduğu an oradan tüyen biriyim... Ha bak kafa yorgunluğu ayrı. Onda bu kadar fena biri değilim. Genelde her şeyimi son güne bıraktığım için doksan tane konuyu aynı anda çalışmaya çalışınca beyin bilmem nesi yaşıyorsun ister istemez... Ama hep şöyle bir felsefem var. Atalarımı buradan şapur şupur öpüyorum. Kendi düşen ağlamazmış, gerçekten. Ben o konuları uyuyacağıma her gün çalışsam sınavdan önce o halde olmayacaktım mesela. Ya en basitinden, şu dönemimden konuşuyorum. Radyo Tv vizelerim geliyor, hem de ne gelmekkk, girecek yemin ederim gümbür gümbüürrr. Kocaman 32 tane ünite var önümde, daha kitaplarımı açıp "Şu kitapta ne anlatılıyormuş?" diye bakamadım bile.  Vatana millete hayırlı olsun ama konumuz bu değil...
Mesela bi ortama giriyorum, tanımadığım onlarca insan, oturup sohbet ediyoruz. Çişim geliyor diyelim, kalkıp tuvalete gideceğim. Ayağa kalkmamla masadaki en üçgen vücutlu, kaslı, ayak bileğinden lastikli gri eşofmanını ve dar koyu renk yarım kol tişörtünü giymiş, beyaz airmax ayakkabısıyla dimdik duruşlu ve asla üşümeyen çocuğu bana doğru dönmüş bağırırken duyuyorum: "Tolga yaa, kardeşim var ya, sen bir spor yapsan offff diorummm."
 Valla ne anlarsanız anlayın. Evet, hepsini çok kıskanıyorum. Ciddiyim, aşırı kıskanıyorum, baktıkça "Ben niye böyle değilim ya, niye böyle olamıyorum acaba. Evde döt büyüttüğüm için mi sürekli." diyorum. Adamın bir kolu oluyor, yemin ederim benim iki kolumun birleşimi kadar. Ama garip bir orantıları oluyor bak onu sevmiyorum. Kafadan aşağısı şişkin başlıyor, sonra daralıyor, üçgen şeklini alıyor ve ince bacaklarla vücut sonlanıyor. Benim o beğenmediğim bacaklarla adam her salı cuma snap atıyor bu arada, "Bugün bacak günüüü." diye spor salonundan... Böyle de şerefsiz bir kişiliğe sahibim işte, kıskanç, fena...
Kardeşlerim, yemin ederim denedim. Hem de tam üç kez. Toplam üç yüz tl ödeyerek hem de... Hepsinin özeti şu oluyor. Pardon, özet demişim, zaten olayın kendisi, serüven kısmı o kadar kısa ki, özet geçmeme hiç gerek yok. 
Ben yine etraftan "Kardeşim bu boy bu endamla bi spor yapsan var yaaa, git model ol lan." sözlerini yoğun olarak duyduğum bir dönemde spor salonuna yazılmaya karar veriyorum. Genelde buna karar verdiğim dönem de zaten bütün takip ettiğim insanların kaslı memelerini ve sırtlarını ya da elini kafasının arkasına koyup poz veriyorum ayağına kol kaslarını sıktıkları pozlarını paylaştıkları dönem oluyor, neyse...  Zaten sanırım o sürecin başında erkek muhabbeti hep bu oluyor, "Kardeş hangi salona yazıldın, banyo var mı, zattiri zuttik makinesi var mı... Protein orda ne kadarmış, ben şu kadara loluluyu'dan getirtiyorum." Ben de bu muhabbet dönerken içimden "Allamm bi sabah bi uyaniyim benim kollar olsun sana Temel Reis, göğüsler hafif şişkin olsun. Bak valla bana o kadarı yeter, fazlasına gerek yokkk." diyorum. Yalnız var ya, burada diyorum ya hani "fotoğraf attıkları dönem" diye, hiii, bende o kaslar olacak, iki günde bir mememi atar kaslarımı sıkıp habersiz pozlar verirdim, Allah biliyor da vermiyor yani. 
Neyse... Ben salon aramaya başlıyorum. Bu arada salonu asla dışarıda fellik fellik gezerek aramıyorum, serde de gurur var ya, birine sorsam şimdi "Ooo kardeşim sonunda karar vermişsin, yakışırrrr." diyecek. O kaslar bende her zaman varmış gibi davranmak istiyorum... O dönem hava biraz sıcak olduğu için evde klimanın altında bilgisayardan bakınıyorum, evime en yakını seçmeye çalışıyorum. Hatta bazen "Şu otobüs tam önünde indirir ama şuraya kadar yürüyüp öyle binmem lazım. Hmm, ele o zaman bunu yaa." falan diyerek ilerde ne bok olacağını gösteriyorum yani. 
Kayda gidiyorum, elimde yüz tl ile. Daha adam "merhaba" demeden ben taramalı tüfek gibi başlıyorum: "Evet, kilo almam lazım ama alamıyorum. Halbuki Afrika kıtası benim günlük yediklerimle kesinlikle doyar, hatta yan kıtalara bile gönderebilir, o derece düşünün. Ne yapayım haaa, metabolizmam hızlı, annemden almışım mitokondrilerimi. Neyse, bakın, kollarım sizinki gibi kocaman kocaman olmasa da olur, o ne öyle ben sevmem vallahi. Azıcık şişsin, hah, Çağatay yaa, evet evet Çağatay Ulusoy gibi olsam yeter tabi kol olarak. Adamın burnu efsane zaten, istesem de onun gibi olamam yani... Ya siz bir şey mi diyordunuz, lafınızı balla kestim?"
Adam zaten şoka giriyor görünce, eli ayağı titriyor koca kaslı adamın yeminle. Adam tam "O zaman size önce bi beslenme list..." diye giriyor, ben yine başlıyorum taramalı gibi: "Aklınızda olsun, ben günde bir yumurtadan fazla yemem. Bir kere beş tane yedirdi nenem, ayyy, sabah bi uyandım, her yanım isilik sivilce. O toz mudur nedir, kullanamam ben onu, şey diye duydummm, bunu kullanıp kas yapanlar sporu bırakınca memeleri süzme yoğurt gibi oluyormuşşş, benden uzak tutunnnn. Karbonhidratı da kesemem ayrıca, ben glikoz için yaşıyorum bebeğim anlıyor musun?" 
Bu zamana kadar bana verilen beslenme listelerinin sonu hep karalama kağıdı olmak oldu. Adam diyor ki "Ertesi gün gel hemen başlayalım." Haa, bu arada "Günde bir saatten fazla yapamam, bu da can yani tamam mı?" diye de belirtiyorum. Başlıyoruz.
Zaten bu zamana kadar üç tane spor hocam oldu, ikisi bana aynı ismi taktı: Şampiyon. O buz gibi, semsert adamları, artık nasıl bir manyaksam, üçgen şeklinde yastık kadar yumuşak bir şeye çeviriyorum yemin ederim, el ense şaplak döte oluyoruz hepsiyle...
İlk gün, adam biliyor ya 1 saat kalacağımı, sürekli onu vurguluyor: "Bak 1 saat dolmadan gitmek yok." diye. Ben ne yapıyorum, sanki ihtiyacım varmış gibi, koşu bandında en yavaşı ayarlayıp tam 50 dakika yürüyorum... Hoca alt kattayken özellikle, arkadaşımı arayıp twitter'da gördüğüm şeyi anlatıyorum, durdurup kim ne fotoğraf atmış ona bakıyorum. Snap atmaya çok utanıyorum bu arada, hiç atmadım o yüzden... Hocanın geliyor olduğunu hep kendim gibi olan oğlanlardan anlıyorum vallahi, zayıf ve kısalardan ya da uzun ve kısalardan. Hemen başlıyorlar "Hocaaamm ben bitirdimm napiiiim." diye kendilerini öne atmaya. Zaten ben "Ben bitirdimmm"i duyar duymaz koşu bandından inip o poponu asla rahat ettirmeyen ve ağırlığı yukarı doğru kaldıraç gibi bir şeyle kaldırdığın şeye kaçıyorum. Yine terleme, bayılacak gibi olma numarası yapıyorum. Güya nefes nefese kalmışım da ölüyorum... Hoca geliyor, "Şampiyon nasıl gidiyor, kaçtasın?" diyor, bir tek bana bu kadar samimi ama... Her zaman cevabım aynı "Son setim hocam, hooohhh hoohhh, üç tane kaldı, onnn, ıhhh, on bir, hadiiii, on iki. Hooh." Sonra saate bakıyorum, bi saat dolduu mu, vınnnn.
Çıkışta asla beslenme listesine bakmak yok. Bim'e gidiyorum. Boru mu lan, 50 dakika yürümüşüm, dört kere de ağırlık kaldırmışım. Yarım kilo danette mi daphne mi ne var ya çikolatalı puding, onu alıp bim'in kapısında yiyorum valla... 
Zaten bir gün var bir gün yok diye anlaşmışım, yarın kapısının önünden bile geçmemeye gayret ediyorum salonun. Bir de buraya kadar gelmişken, bazı salon tiplerinden de bahsetmek isterim. Birisi, hocanın kankisi olan hafif esmer çocuk. Hoca yokken kendi kendine millete "şunu yap, böyle yaparsan şöyle olur, şu kasların için iyi" falan diyor. Hoca gelince duruşu bile değişiyor çocuğun, hemen el şakaları, hocanın ensesine dokunmalar, samimiyet fazlaysa hocaya kas sıktırtmalar, yani "bakın ben arkadaşıyım." havaları... Bir diğeri, kurban olduğum küçük zayıf çocuk. Allah bilir ne söylediler buna da, gelmiş, benim gibi çubuk kraker gibi kollarıyla ağırlık kaldırmaya çalışıyor. Zaten oraya "zorla" gelenleri gözünden direkt tanıyorsun... Yanında suyu ve havlusu hep var, hep tam teşekküllü ama hep mutsuz, umutsuz, yorgun... Elit ablalar ve 56 yaşında olup benimle aynı duran seksapelli amcalar da var tabi. Hatta benden genç... Havluları hep boyunlarında, gelip gitmekten herkesi tanır olmuşlar bu amcalar, ya sağlarındaki pembe taytlı koşu bandındaki elit ablayla ya da sollarındaki diğer seksapelli amcayla kıkır kıkır bi muhabbet. Eğer ilkbahar sonuysa, her gittiğinde göreceğin sürekli bacak çalışan senin yaşındaki kız da orada. Bir de kuzenin Haşmet'e benzeyen biraz kilolu İbo da var, o da havlusu ve siyah şortuyla koşu bandında koşuyor genelde ve üç ayın sonunda hayal ettiği adama dönüşüyor...
İkinci gidişimde maalesef salon şansıma hep boş oluyor ve hoca hep başımda. Tam anlamıyla ağzıma ediyor diyebilirim... Her makineden on iki çarpı üç kere hareket yaptırıyor, iflahım kuruyor. Ağzım yüzüm kayıyor, her bir yanımdan sular akıyor yemin ederim. Hele bir makine var ki, yazmazsam ölürüm, hani şu sırtını vererek oturup kollarını iyi yana açıp kafanın hemen önünde ortada birleştirdiğin makine var ya, işte allah onun bin belasını versin. Bu nasıl bir işkence, nasıl bir tempo, lan ben insanım insafsız hoca. Hocanın o halimi görünce "Çık bi gösteriyim." diyişi var ki... Adam benim koca kafam kadar kol kası yapmış, pamuk torbası kaldırıyor gibi davranıyor yahu. Makinede çalışırken sanki Polyanna'yla cinsel ilişkiye giriyor gibi bir surat, gülümseme, sırıtış. Bense, makine üreticisinin dötüne makineyi sokmak için hayal kuruyorum. 
İşte o ikinci gün eve gidiyorum ya, belim bıhınım bacağım, her bi yanım ağrıyor... Bütün Adana'yı getir, beni o salona bir daha götüremezsin. Bunu anlattığım herkes "Bak işte o günden sonra bir daha gitseydin bağımlısı olurdun, biraz ağrıyor ama hamladığın için o." diyor. Yani sigara, kokain, esrar, televizyon hatta kola bağımlısı olmayı bile anlıyorum ama spora bağımlı olanları anlamıyorum ve acayip kıskanıyorum, her gördüğüm yerde hayranlıkla bakıyorum!!! Biraz garip yürüyorlar, o kaslardan mütevellit sanırım bilmiyorum ama olsun. 
Ben 192 boyundayım, 83 kiloydum en son. Ama zayıf görünüyorum, boy deve gibi diye. Hayır yani, yeni tanıştığım adamsın, gel okuduğum okulları sor, bak yazı yazıyorum yıllardır, onu söylüyorlar yandan sana onu sor. Hiçbir şey bilmiyorsan dişini sor... Direkt "Tolga sen baya uzunsun, sen kaç kilosun kardeş?". Söylüyorum, "Senin doksana kadar yolun var, çok zayıf duruyorsun, al biraz." Sağ ol ya... Kollarım biraz ince kabul ediyorum ama n'apablirim, allah beni böyle yaratmış yani. Ben de isterdim senin gibi 183 olup kolayca kilo alıp spora gittiğim an her şeyin belli olmasını ama senden üçte bir otuz santimlik cetvel kadar uzunum, elimde değil yani.
Yeni dönemde sanırım artık az insan bakıyor karşısındakinin okuluna, kültürüne. Genelleme yapmak istemiyorum ama tanıdığım birkaç kız eskiden beğenmedikleri çocuklar şimdi kas yapınca "kanka taş olmuşşş" diyorlar gibi geliyor, yanlışsam lütfen düzelt. Zaten bu kadar ön planda olan bir şey olmasaydı millet meme ucunu, sırtını falan atmazdı Instagram'a... Ya da en en basitinden, radyo tv de okuyorum vallahi konuşurum bunun hakkında, inanılmaz yeteneksiz bir sürü erkek oyuncuyu ajanslardan alıp alıp cıfır cıfır memeleri var diye tv'de oynatıyorlar. Genelde de üstsüz sahnelerle dolu oluyor dizi. Ha beşinci bölümde yayından kaldırılıyor ama olsun. 
Ne çok konuşasım varmış be... Yazıyı geçen yaz başıma gelen bir olayla bitirmek istiyorum bu arada. Şu hoca yancısı hafif esmer çocuk var ya, ben spor yaparken bi anda zayıf çocuğa doğru dönüp konuşmaya başlamıştı: "Ben de senin gibiydim, aynaya baktığımda üzülüyordum, hiçbir kız beğenmiyordu lan beni, çok zayıfsın çirkinsin diyorlardı. Bak sonra çalıştım ve nooldum. Kızlar pervane şimdi Instagram'da bana." 
Ben bi sinirlendim... Zayıflık bir özür mü, ya da tam tersi kilolu olmak... Zayıflık/şişmanlık çirkinlik mi, hadsiz. O çocuk nasıl hissetti kim bilir... Ben yerim yerim arada kilo alırım arada alamam, onun acayip hızlıdır metabolizması o hiç alamaz. Bazısına da su içse yarar. Çocuktan bir gıcık aldım anlatamam, spor salonunda ikinci günümdü, (yani son günüm) hocayla da tam arkadaş olmuşum. Gittim hocanın yanına sessizce, "Hocam ben de seviyorum şu arkadaşınızı, inanılmaz iyi bir insan ama size şey demem lazım yaaa... insanların sırasını almaya çalışıyor sürekli, sıra başkasındayken kendisine gelsin diye kavga ediyor hatta siz yokken... düzeni bozuyor, ama bakın iyi birisi biliyorum da... yani ne bileyim, 'her şeyi size ben anlatsam daha iyi' diyen biri o, siz yokken yani. hocam isterseniz bi uyarın ama ben söylemedim tamam mı..." dedim, sonra da havlumu aldığım gibi vınnnn. Ders olsun şerefsize.

29 Ekim 2017

Klişelerde boğulmak

Blogger'da şöyle bi olay var. Google'da hangi kelimeleri arayarak benim bloguma giriş yapabildiğinizi görebiliyorum. Bunları okumak çoğu zaman güldürse de bazen hayatı sorgulatıyor bana. Ben de, 2017 bitmeden bloga hangi kelimelerle geliyorsunuz, yazmak istedim. Bunu her yıl yapıyorum, listeyi okurken çok eğleniyorum, evet, ama bir yandan da "Neden bu kelimelerle benim blogum bulunuyor yahu?" diyorum...
Şunları aradan çıkarayım. uzun saçlı kel adam, uska yazıları, saçlı kel adam, uzun saçlı kel adam kitap yazıp gelen kardeşlerim. Siz benim canımsınız, diğer sonuçları gördükçe gözlerim doluyor çünkü...
sevgilimin bokunu yedim: bunu yazan arkadaş/arkadaşlar, neden böyle bir şey yaptınız, lütfen açıklar mısınız.
annemin bokunu yedim: tanıdığı herkesin bokunu yiyen ve yaptığından pişman olup kendisi gibi yiyiciler var mı diye aratan bir kardeşimiz var anladığım kadarıyla.
abimin karısını azdırdım: insan yengesini azdırır mı lan, ayıp değil mi sana.
aşkım sok girsin dötüme: lan bu ne kssdlsmsks
altına işeyen orozpu kadınlar blogspot: dehşet içinde izliyorum. neden sevgili kardeşim, neden böyle bir şeyi merak ettin, neden aramak istedin.
senin o kalbin var ya o kalbin: arabesk rap şarkısı sözü falan mı acaba. ya da şeyin türevi gibi, "senin o gözleriiiin var yaaaa, her şeyi bitirdiii."
ne sevenim var ne soranım var öyle yalnızım ki: hep beraber devam ediyoruz, "çilesiiiz günüm yok, dert ararsan çook, öyle dertliyim kiiii."
uzunsal kızlar: kısa boylu olup uzun gibi görünen kızlardan mı bahsediyor acaba.
gogıl, gugıl ve gagıl: neden google'da yeniden onu arıyorsunuz, hayır üsttekilere bakınca en masum aramalardan biri yemin ederim.
uzun boylu uzun boylu: benim o. vallahi benim. deve gibiyim, gökyüzüne yakınım, elektrik direği gibiyim, uzunca kesilmiş bi tahtayım, fasulye sırığıyım yahu.
uzun saçlı kel adam gerçek yüzü: böyle de arayınca ortalığı birbirine karıştırmışım da şimdi foyam meydana çıkmış gibi duruyor... ben masumum...
uzun saçlı kel adam kim: ben yahu ben. sizin Tolga işte.
uzun saçlı kel adam gerçek foto: bir tek tc kimlik numaramı yazmadım şuraya, yapmayın allah aşkına. zaten bloggerlar bulmuştu beni anonim yazarken, yakalanmıştım bildiğin. kenardaki twitter'a girip bakarsan beni görebilirsin, kalmadı bir anonimliğim merak etme yahu.
allah belanı versin yandex: bunu yazıp gelen 38 kişi var. yandex'e sinirlenip sinirlenip google'a dedikodusunu mu yapıyorsunuz anlamadım.
amcadan özür dileme mesajları: biliyorum, biraz zorlasam 'eski sevgiliye/platoniğe atılacak acılı/acısız en güzel smsler kitabı' yazacak kıvamdayım ama bu ne yahu. neden özür dilenecek şeyler yapıyorsunuz amcalarınıza.
hacker bilgisayarımdan bilgi çaldı ne yapmalıyım: gerçekten bilmiyorum, bilsem vallahi söylerdim...
kel emine otu: bu blogta satmıyoruz canım, sen alt mahalledeki bloga bi sor istersen.
oruspu resimleri: yemin ederim orospu değilim, kendi halinde takılan bir insanım yahu.

Bunlar daha hiçbir şey. Sonuçlara baktıkça, "Keşke 1 güncük google'da çalışsam." diye dileyip durdum, ne gülüyorlardır be. bu arada, uzun saçlı kel adam tolga sen görürsün yazan arkadaş. Gelsene lan çıkışa!


20 Ekim 2017

Bir gün ben yine evimdeyim

Eve çıktığımdan beri böyle bir yazı yazmak istiyordum. Keşke yazıda kendimi "Giydiği röpteşambırı ile karşısında çatırdayan şöminesine uzun aralıklarla gülümseyerek bakarak yeni aldığı bilgisayarının klavyesine hafif dokunuşlar yapıyordu." diye betimleyebilsem. Ancak eğer betimlersem, az sonra yalandan öleceğimi düşündüğüm için direkt gerçeklere geçiyorum:
geçen sene galata'dan almıştım,
odama girince kapıda sizi Nurella karşılıyor
Komşular: Biliyorsun, İstanbul'daki ikinci yılımın henüz başı ve ben üçüncü evimdeyim, üstelik arada da bir yurt maceram var. İlk evimde tektim, zaten bir ay kaldım. Komşulardan yana tek sorunum şu olmuştu: Banyo yaparken şarkı söylediğim için alt komşum ev sahibimi aramıştı ve adam beni uyarmıştı. İkinci evimde, altımızda gençler kalıyordu. Arada bir esrar içip bütün merdivenleri kokutuyorlardı, bazen de evde alem yapıyorlardı, yatak seslerini bile duyuyordum ama iyi çocuklardı şimdi ne yalan söyleyeyim. Ama üçüncü evimde şans yüzüme gülmedi kardeşlerim. Eve taşındığım gün, karşı komşumu evimin avlusunda görünce adama "Merhaba, ben yeni taşındım amca." demek için pencereden eğilmemle adamın bana yaklaşıp gözlerini kocaman açarak "SEN ÖĞRENCİ MİSİN?" demesi aynı anda oldu. Sonrasından bahsetmek bile istemiyorum. "BENİM EVİME GELENLER SANA İSMİNİ Mİ YAZDIRACAK, ÇETELE Mİ TUTUYORSUN SEN?!" diye bağırmalarım mı, adamın bana "SENİ SAYGISIZ, SEN TOPLANTIDA GÖRÜRSÜN! ÖĞRENCİ DEĞİL MİSİNİZ, HEPİNİZ AYNISINIZ. İKİ KİŞİ DİYE TUTUYORSUNUZ, SEKSEN KİŞİ KALIYORSUNUZ! CUMARTESİYİ BEKLE!" diye cevap vermesi mi. En son pencereyi kapatırken "SEN BEKLE ASIL SEN!" diye bağırıyordum. Ha, sonra ne oldu. O cumartesi asla gelmedi. Ya da ben toplantıya gitmek yerine arkadaşımın doğum gününe gittim, bilmiyorum.
Yemek sorunu: Bir bıçak, bir insanın eline ne kadar yakışmıyorsa, elime o kadar yakışmıyor. Ben yemek yapmayı değil yemek yemeyi seven kısımdayım. O yüzden geldiğimden beri iki günde bir makarna yiyorum. Diğer yemekleri yemeyi ben de çok isterdim ama bende domatesleri küp küp doğrayıp üzerine jülyen kesilmiş biber ekleyecek bir sabır yok, yetenek desen hiç yok. Ha ne oldu, canım memelerim ve kıçım kocaman oldu.
Ev arkadaşı: İkinci evimde efsaneleşen sevişgen çifti biliyorsundur. En son evden göndermiştim hani. Deyyuslar, inleme seslerinden kim altta kim üstte, şak diye anlayıveriyordum. Böyle bir şey olamaz ya, bak yazarken bile elim ayağım titredi. Bir de çocuk en fazla otuz saniye dayanabiliyordu ama bana otuz saat gibi geliyordu. Kendini Johnny Sins zannetmesini ve sevgilisinin çakma Sasha Grey'liğini konuşmak bile istemiyorum. Ama bu evimdeki ev arkadaşım dünyada tanıyabileceğin en sessiz, en kibar insan. Çocuk o kadar iyi niyetli, o kadar kibar ki; çocuğun yüzünü gördüğüm an kendimden utanıyorum yemin ediyorum. Bir de öyle düzenli ki. Benim odamı bok götürüyor, yerdeki renk renk donlarım estetik cinayetine neden oluyor, çocuğun odası parlıyor yahu.
Konum: Evime gelmek isteyen arkadaşlarıma adresi anlatırken her şeyden önce "Cehennemde." diyorum. Bir otobüsün 36. ya da 42. durağında oturuyorum. Metroya uzak, metrobüse uzaklığından bahsetmek bile istemiyorum. O yüzden, beni ziyarete gelen bütün arkadaşlarımı 'gerçek arkadaşlarım' olarak listeye ekledim. Zaten gelen arkadaşlarım asla bir gün kalmıyor, adam o kadar yol gelmiş, ben evde olmasam bile benim evde rahat rahat takılıyor vallahi, "Senin işin varsa sen gidebilirsin ha istersen." diyerek. Evden çıkıp Beşiktaş'a, Kadıköy'e geldiğim zaman turist gibi davranıyorum artık, etrafı izliyorum, "İstanbul'da ne güzel yerler varmış lan." diyorum yahu.
İnternetsizlik: İnternet için çıkardım en sonunda pijamalarımı, gittim bir yere. Adama da her şeyden önce "Bağlayacak görevlilerin bugün akşam gelmesi mümkün mü?" diye sordum. Çenemi kullanarak ikna ettim adamı, adam "Olur, ayarlarız." dedi. Sonra sözleşmeyi okurken bir öğrendim ki, benim apartmanımda alt yapı yokmuş. Ben de "Allah Allaaah, komşuların internet şifresini kırmak istiyorum ama neden hiç internet noktası yok lan?" diyordum, meğer bu yüzdenmiş. Önce gidip merkeze başvurmam lazımmış, onlar da en az altı ayda gelirmiş... Eve çıktığımdan beri, telefonuma internet paketi ekletmek için ödediğim parayla Adana'ya okul yaptırırdım yemin ediyorum. İki hafta önceden her şeyim bitiyor, bütün arkadaşlarımla SMS'ten konuşuyoruz. Evin yakınlarında bir tane közde kanat kafe buldum, bir kere gidip kanat yedim şifreyi almak için. Geçen gece taktım kapüşonumu, 'BeLaLiJojuk01' oldum, altımda koyu yeşil polar pijamamla kafenin yanındaki ağacın arkasına saklanıp internete girdim. İnanılmaz yavaştı, umarım yeni bir paket alırlar. Ayrıca kıçım da dondu.
İlk tökezlemeler: Önce buzdolabım otel boydu, sinirlerim bozuldu, emlakçıyla kavga ettim. Yenisini bir hafta sonra getirdi. Sonra, beyin yerine sünger bulunduran bir insan olduğum için ocağımın olmadığını ilk hafta zar zor fark edebildim. Ocak yok ya, hemen yemek yapasım geldi. Zaten azıcık olan internet paketimi Oktay Usta'da bitiriyordum. Sonra yine yükselen sesim, minik minik tehditlerim sayesinde ocak geldi, hoooop, o tariflerin hepsini "Bunlar da boşuna yer kaplamasın şimdi." diyerek sildim. Bir de mutfak penceremin kulpu kırıkmış, pencereyi açıp kapatmak için sinir krizleri geçiriyorum. Canı isteyince açılıyor sadece, havasızlıktan öleceğim bir gün.
Sifon: Evet, sifon. Kardeşlerim, sifonum çığlık atıyor! Yemin ederim ki, söylemek istediği bir şeyler mi var bilmiyorum ama resmen bağırıyor! Geçen gece, kendisini yalnız hissetmiş olacak ki, beni sabah dörtte çığlık atarak uyandırdı. Gittim çişimi yaptım, kendisini bir güzel çektim, sustu. Arkadaşlarıma göre, sular kesilirken ve sular gelirken basınçtan dolayı öyle bir ses geliyormuş ama bana göre, söylemek istediği şeyler var.
Evimden manzaralar şimdilik bu kadar. Ama bir şey diyeyim mi, o kadar şeye rağmen yatağa yattığım zaman gerçekten mutlu uyuyorum. Yine de bir yıl dolar dolmaz taşınacağım sanırım buradan da. En çok sifonumu özleyeceğim, canım sifonum.

9 Ekim 2017

Doğum Günü, Yirmi, Çözülme

On dokuzuncu doğum günümden beri, yirmi olmaktan korkuyordum. Sanki onlar basamağı 1'den 2'ye dönüşünce hayatımdaki bir sürü şey değişecekmiş gibi geliyordu. Yaşım o ikiyi gördü mü, seneye direkt on seneyi yaşanmamış sayıp otuz olacakmışım gibi. Çok fazla büyümem gerekecekmiş, kendimi sınırlamam lazım olacakmış gibi. Yüzüme çöke çöke bir hâl olan olgunluk, kendisini daha da belli edecekmiş gibi. Yaşımı soranlara gururla "Daha on dokuz yaşındayım!" diyordum, hemen yanımdan arkadaşlarımın "Ekimde yirmi olacaksın, yirmi desene." demelerine rağmen hem de.
Hah, o gün geldi. Birkaç saat sonra doğum günüm olacak. Geçen sene, aynı yazının 'yüzleşmesi'ni yazmıştım. Ben yazarken o zaman çok ağlamıştım, bir sene sonra 'çözülme'sini yazarken bu sefer gülümsüyorum.
şu koca kafalı şaşkın suratlı,
"benim burda ne işim var lan?!" diyen bebek benim
Bir sene, koca bir sene, birçok şeyin değişmesi için gerçekten kocaman bir zaman dilimiymiş. İnsan neler neler başarırmış; nelere nelere üzülür, sevinir, nelerden pişman olurmuş; neyi takarmış, neyi unuturmuş; kimleri hayatından çıkarır, kimleri hayatına alırmış. Bizzat yaşadım. Bazen hayvanlar gibi başardım, çok alkış aldım, bazen de rezil kepaze oldum, yerin dibine dibine girdim, böyle en dibi gördüm. Offf, sen ne diyorsun, bazı şeylere üzülmekten kafayı yedim be! Ama bazen de en şerefsiz kahkahaları ben attım, en yüksek seslisini ben güldüm. Bazen öyle şeyler yaptım ki, çok pişman oldum, çok 'keşke' dedim, çoğu zaman da pişman oluyormuş gibi yapıp bildiğimi okudum, sessizce 'iyi ki' dedim. Herkesin kafaya takıp dert edindiği birçok şeyi takmadım, umurum dışı kabul ettim, kimi zaman da "Amaaan!" diyip elini salladığın o şeyler var ya, hah, onlar benim uykularımı kaçırdı, rahat edemedim, yatakta dört döndüm, onlar için sinir krizleri geçirdim, kendimi yerden yere attım. Bir sürü kişiyle tanıştım, kimisini çok sevdim, kimisini sevmiş gibi yaptım, kimisini sevmedim, sevemedim.
Geçen seneki yazıyı yazarken yurt odamda tek başıma bilgisayarımın yanımdaki abur cuburları yiye yiye ağlıyordum. Şimdi, maalesef internet alacak param olmadığı için en yakın arkadaşlarımdan birinin evine gelip komşunun internetine kaçak bağlanarak yazıyorum. Hmm, bi bakalım. İnternetsiz olsa da ve hâlâ internet için kumarhane, kebapçı, çayhane ve arkadaş evleri gezsem de, kendi evime çıktım mı, çıktım. Bir ayı doldurmak üzereyim, üst komşumu polise şikayet etmeyi ve karşı komşuma kafa göz dalmayı düşünmem dışında herhangi bir olumsuzluğum yok. Evet, yine her şeyi tek başıma yaptım, acayip yoruldum, yorgunluktan o kutuların, pisliğin arasında uyuyakaldım, yine hayvan gibi para saçtım, yine çok didindim ama sonunda oldu. Elimde otuz beş kilo valizle emlakçı emlakçı gezip sinir krizleri geçirerek evi buldum, ilk çıktığım apartmanın bu sefer giriş katı oldu ama olsun, döndüm dolaştım yine buraya enk geldim, "Vardır bunda da bir şey." dedim.
Sonra... O Tolga Tilbe yaratan platonikliğime rağmen ders çalışıp kazanana kadar helak olduğum bölüme sonunda başlayabildim. Yaptığım ilk dişlerden kaldım, sabun kokusundan nefret ettim, hafiften zorlanıyorum ama sevdim. Hatta beklediğimden daha düzenli çıktım bile diyebilirim. Bazen amfide olduğumu unutup lise mantığıyla, sorulan sorulara bağıra bağıra cevap vermeye bile başladım, sanırım hafiften dikkati çektim.
Senaryo yazmaya da başladım, hayallerimi büyüttüm, tiyatro oyunu yanına sinema filmi de ekledim. Kendime uygun bir karakter yaratmaya uğraşıyorum. O sabun yaparken ezik ezik oturan ben, bir arkadaşımın bana yandan Radyo Tv okuduğumu belli eden bir soru sormasıyla, hooop, bir anda dikleştim, başladım anlatmaya! Ezik Tolga öyle güzel yok oluverdi ki, mutluluk sarhoşu oldum. Sonunda o bölümde kazasız belasız ikinci sınıfa geçtim, yeni kitaplarımı aldım, kokladım, sarıldım.
Yazınki olaydan sonra acayip acı çektim, ama bir haftada kendime geldim, toparladım. Geriye tonlarca yazı bırakan bir tecrübe oldu ama yapacak bir şey yok, birçok şey öğrendim, olgunlaştım. 'Bir ben var ki benden öte, benden ziyade' sözündeki 'benden öte ben'i görmüş oldum.
Accccayip gezdim, Kıbrıs'ı tavaf ettim, İstanbul'u mahvettim. Önce görgüsüz gibi her şeyimi paylaştım, sonra akıllandım, yavaş yavaş duruldum.
Bi de, çok mutluyum, huzurluyum ama nedenini şimdilik söylemem.
Yani anlayacağın, ben sonunda yirmi oldum. İnsan iki heceden korkar mı be, 'yirmi' benim korkulu rüyalarımın başkarakteriydi yemin ederim! Şu çubuk krakere benzeyen sıfatım ve deve gibi boyumla; pişmanlığı, sevinci, 'iyi ki'si, 'keşke'si, sinir harbi, mutluluk sarhoşluğu ve daha nicesiyle; hayvanlar gibi eğlenip bi acayip üzüldüğüm on dokuza sonunda veda ettim. Önümde şu an yaş pasta ve mum yok, hatta sanırım arkadaşım benden de fakir, karşıda sadece mayonez ve salça görüyorum çünkü, o yüzden dileğimi buradan dileyeyim. Yirmi abi, büyüksün, yücesin; hani o yatağıma yatıp kafamı yastığa koyduğum anda kurduğum birçok hayal var ya, hah, onlardan birkaçı gerçekleşse çok efsane olur be. Eyvallah abi.