19 Mart 2018

Senaryo, Sinematek ve bir hayal daha gerçek olur.

Beş ay kadar önce, çok yakın bir arkadaşımın doğum günü için bir şeyler içeceğimiz bi yerde otururken, Bennu Yıldırımlar'ın kızı Ada'yla tanıştım. Sabun dönemim vardı ya hani, sabunları yontup dişlere benzetmeye çalıştığım (ve benzetemediğim, başkalarına yaptırdığım) hah, tam o dönem. Dünyalar tatlısı bir kız ve annesinin aynısı zaten, tanıştıktan sonra insanlar soruyormuş hemen "Sen oyuncu musun?" diye hatta.
Bu arada, benim İstanbul'a geldiğim ilk sene bir senaryo kursu denemem olduğunu hatırlıyorsundur. Yeterli çoğunluğu sağlayana kadar beni oyalamışlardı, sonra da arayıp özür dilemişlerdi. Ben de Japonca kursuna başlamıştım o yüzden, "O hayalimi de aradan çıkarayım." diyerek.
Ada'yla inanılmaz samimi olduk, bütün gece tiyatro oyunlarından, Shakespeare'den, filmlerden konuştuk. Beni de görmen lazım bu arada, durup durup kıza "Annene çok selam söyle, çok öpüyorum çok şeker yaaa." diyorum. Birkaç kere de "Şimdi sen gerçekten onun kızı mısın ya? Yani eve gidiyorsun, çekirdek kadroda Emin Yarar ve Bennu Yıldırımlar mı var yahu?" diye sordum, rezil oldum ama olsun. Neticede Adana'da gördüğüm tek ünlü, yanlışlıkla ve zorla canlı yayında ona su verdiğim belediye başkanı Soner Çetin Bey'di. Çıta buralara kadar yükselince İstanbul'da, insan inanamıyor.
Tam vedalaşırken, "Ben senaryo kursu arıyorum da, annene sorsan da tanıdığı birisi varsa beni yönlendirse, olur mu?" diye sordum. Sonra da ayrıldık.
Aradan haftalar geçti, ben bi yandan dişlerle uğraşıyorum, bi yandan ikinci üniversite sınavları; inanılmaz yoğunum. Arkadaşım kahve içmeye çağırdı, gittik, bi baktım, Ada! "Annem konuşmuş hocayla, kendi oynadığı filmin yazarı ve yönetmeni. Çok efsane bir adam olduğunu söyledi. Numarası burda, iletişime geçersin." dedi!
Böyle şeyler olduğu zaman hep afallıyorum, onu fark ettim. Şimdi ben bu adamı arayayım mı, Bennu Hanım adamla kesin konuştu mu, mesaj mı atsam, ya müsait değilse, adamın dersinin ortasında arayamam ya çok ayıp olur, diye diye adamla bi türlü geçemedim iletişime! Burayı yazmayacaktım ama, adama kocaman bir mesaj attım, "Ben Tolga..." ile başlayan. Sonra da kalktım tuvalete gittim, birtakım ihtiyaçlarımı gidermeye!
İşimin ortasındayım, ayyy, telefon zır zır çalıyor! Bi baktım, Erhan Hoca. Anacım, yemin ederim o anda işi gücü bırakıp o bacağımdaki pantolonumla koşup tuvaletten telefonu bir çıkarışım var adam yankıyı duymasın ilk günden rezil olmayayım diye, Rekorlar Kitabı'na geçtiğime inanıyorum... Konuştuk, dünyalar tatlısı bir adam. İnanılmaz enerjik. Aramızda sadece 10 yaş olmasına rağmen onca ödülü var, efsane oyuncularla çalışmış, kendi yazıp yönettiği filmi vizyona sokmuş, Hollanda'da bile ödülü var be adamın! Bunları o anlatmadı tabi, ben adamı arama motorunda o sayfadan bu sayfaya bulurken öğrendim. İçimden sürekli "Ödüllerini her gün siliyor mudur ya, tozlanmasına izin vermese bari." diyip duruyorum. Ben bile şu halimle her gün ödül töreni konuşması yapıyorum odamda.
Madde madde kurstan bahsedeyim, hem soranlar için soru işaretleri yok olsun hem de böyle bi şey düşünen varsa iyi olacak.
-Kursun adı 'Sinematek'. Moda'da, o parkın çok yakınında. Bi kere yeri güzel! Neyse, önce internet sitesinden kaydoluyorsunuz, sonra da sizi dünyalar tatlısı Recep Bey arıyor, beraber bir gün ve saat kararlaştırıp şartları konuşmaya geliyorsunuz. (Şartları konuşmak için bana verilen saate bile geç kaldım, en son o kadar koşmuşum ki kapıya vardığımda gergedanvari sesler çıkarıyordum, anlayışla karşıladılar sağ olsunlar.)
-Birçok branşta kurs var, afiş tasarımından görüntü yönetmenliğine kadar. Diğer kurslar hakkında bilgim yok ama senaryo 3 kurdan oluşuyor.
-İlk iki kur iki ay, son kur ise 6 hafta sürüyor. İlk kurda tamamen hoca anlatıyor, sen dinliyorsun. Ne notlar aldım, ne isimler öğrendim, off diyorum! İşin iyi yanı şu, bu işin sadece eğitimini almamış, aynı zamanda sektöründe de bulunmuş birisi sana bir şeyler anlatınca ağzın açık dinliyorsun. Belgesel de izliyorsun, önüne bir film senaryosunun son halini koyup filmi açıp karşılaştırıyorsun da. Teknik terimleri ve yapının mantığını anlatıyor diyebilirim. Bu kurda istersen bi şeyler yazıp gösteriyorsun ama ben cesaret edemedim yazmaya.
-İşin pratiğe döküldüğü kısım ikinci kur. İlk bir saat, dramatik yapının daha derinlerine iniyorsun, kalan saatlerde de pratik yapıyorsun.
Tabii ki bu kısımda bir sürü şeyi elime yüzüme bulaştırdım, çok ağladım!
Doğruyu söylemek gerekirse, iyi yazdığımı düşünmüyorum ama gözlem yeteneğime ve hayal gücümün sınırlarının bi miktar geniş olduğuna inanıyorum. O yüzden, kıçım Everest Tepesi'nde, "Hahahaytttt, sonunda pratikler başladı yaaa, bi gideyim de kursa imzamı atayımmm." diyerek büyük bi patavatsızlık yaptım. Kardeşlerim, fazla güvenmeyin dötünüze, bi an geliyor patlayıveriyor.
İlk pratik dersimiz, hoca tahtaya üç kelime yazdı: Sincap, baston, yüksük. Birbiriyle tamamen alakasız bu kelimelerle bi saat içinde oturup kısa film hikayesi yazmamızı istedi. Aklıma ilk gelen, yaşlı bir amca teyze olsun, bi tanesi terzi olsun yüksük taksın, torunları olsun sincapla oynasın, oldu ama hemen "İlk aklına gelen herkesin aklına gelir."i hatırlayıp vazgeçtim ve şöyle bi hikaye yazdım:
"Kocasıyla birtakım sorunlar yaşayan Neriman Hanım, torununun ona verdiği yüksükle süper kahramana dönüşür ve şehirdeki sincap maskeli bastonlu soyguncuyu yakalamaya gider."
Ana tema buydu bildiğin! N'olur gülme!
İşin kötü yanı, yazdığım şey kısa film bile değil ve daha da kötü yanı, BEN BU FİLM HİKAYESİNE GÜVENDİM! Güya her şeyi birbirine bağlamışım, örmüşüm, kocası eve geç geliyor çünkü banka soyuyor, kadın geceleri dışarı bakıp kocasını beklediği için banka soygununu görebiliyor filan, ayy hatırlamak istemiyorum, korkunç! Totom everestte, okudum okudum ve kocaman gülümseyerek yorum bekledim. Hatta okuduktan sonra kapının açılacağını, Recep Abi'nin elinde konfeti ve pastayla girip "Bu kursun en yaratıcı çocuğu ödülü"nü vereceğini, hocanın gözyaşları dökeceğini, sınıf arkadaşlarımın beni alkışlara boğacağını düşündüm ve teşekkür konuşmamı bile hazırladım. Ancak sonuç, hocanın bana bakıp "Tolga bu ne? Felaket olmuş, felaket. Kısa desen değil, uzun desen değil. Olay yok, hiçbir şey katmıyor, ne öğrenecek seyirci bununla, ne anlayacak?" demesi ve benim 19f'de ağlamaya başlayıp üç gün susmamam oldu!
İşin diğer bi yanıysa, hemen yanımdaki sınıf arkadaşımın yaşlı bi çiftin hikayesini ve torunlarının sincap bulmasıyla ilgili bi şeyleri anlatması oldu... Bütün herkes teslim etti gitti, ben 'tekrar ödevi' aldım!
Bu da burada dursun, Gülse Birsel'le, hehehe!
Ha sonra ne oldu, ben bu kelimelerin işlevsel olduğu bi kısa film yazmışımmmm, hocaya göre "Efsane, ödül alma ihtimali var,." oldu! Hehehe, tabii ki söyleyeceğim kusura bakma yahu!
Bi kere de, diyaloglu kısa film yazacağız, beş sayfa. O hafta kafam acayip dolu, canım sıkkın, ruhum derbeder! (Bütün kurs beni depresyonumla ve Neriman Hanımlı süper fantastik hikayemle hatırlıyor zaten, üzülüyorum.) Bildiğin serbestiz, istediğin şey hakkında yazabilirsin. Normalde, aklında onlarca hikaye olması lazım, kenarda tuttuğun, anında yazmaya başlaman lazım. Bende o da yok, varsa da okul yüzünden yok olmuş! Bana verilen bi saat boyunca, annemi aradım, Candemir'le FaceTime yaptım, Instagram'da fotoğraf beğendim. Herkes yazdı, ben dolandım; herkes yazdı, ben dötümde vayvay var gibi gezdim. Son on dakika bi şeyler karalayayım, derken, hocaya yazdığım diyalogları okuduktan sonra, diyaloglarım "Hiç beğenmedim, böyle diyalog mu olur Tolga, yapma Allah aşkına." şeklinde karşılandı! Üstelik bi cümleyi yazarken "Burada kesin herkes ağlayacak, ahhh martılar!" diyordum. Yine olmadı yani! Ama bu sefer çok üzülmedim, yoluma devam ettim.
-İkinci kurun başında hoca karşına geçiyor, "Eğer üçüncü kura geçmek istiyorsan elinde benden de onay alabilmiş bir tretmanın (diyalogsuz senaryo, sahneler ve olacaklar yazıyor) olmak zorunda. Düşünmeye başlayın arkadaşlar, son bir ay her ders bir kişi karakter ve tretman sunumu yapacak." diyor. Hoca insanlara gün verirken deve gibi boyumla saklandım, en son sunmak için.
-Her dersin başında "Bu hafta sinema için ne yaptın?" diye soruyor. Kem küm diye kalınca var ya, kendini çok kötü hissediyorsun! Ben ilk kurda her cuma ilk seansına gidiyordum bi filmin, sonra okul saatlerim değişti, evde bi şeyler okuyabildim sadece. O yüzden bu soruyu "Kitap okudum yaaa." diye cevaplamışlığım çoktur.
-Gelelim ortama. Kendimi hem çok rahat hissettiğim hem de "Aman biri bana sinemayla ilgili bi şey sormasın." diye diken üstünde gezdiğim bi yer oldu. Herkes her filmi oyuncusunu bırak, görüntü yönetmenine kadar biliyor!
Beni biliyorsun, senaryo yazmaya sitcom izlerken karar vermiştim. Film bilgim, onlarınkinin yanında eksi yüz sanırım. Kült filmleri bile seyretmemişim doğru dürüst, kendimden utandım. Şimdi bi liste yaptım, derste adı geçen her filmi seyretmeyi düşünüyorum. Bi kere, Recep Abi ve bi çocukla otururken, sohbetlerini dinliyordum yanda, uyuklayarak! Oscar hakkındaydı sanırım, konuştular konuştular, Recep Abi "Sen o film hakkında ne düşünüyorsun Tolga, sinematografisi falan?" dedi. Hani uydur di mi bi şey, at dötünden. "Ne hakkında konuşuyorsunuz yarım saattir, soruyu tekrar alsam?" gibi bi geri zekalı cümle kurdum, herkes ne mal olduğumu anladı. Ahhh eski şeytan Tolga olacaktı, o filmi izlemiş gibi yapmayı bırak, filmde oynadığıma bile inandıracak şekilde anlatabilirdim ama uykulu ânıma denk geldi. Neyse ağlamıyorum.
Öyle böyle derken, dört ay, iki koca kur bitti, geldik benim sunum günüme. Ne hızlı geldik öyle! Geçen haftalarda sınıftakiler sunumlarını yaptı, hoca acımadan yorumlarını söyledi: "Iıı, şey, şimdi film bitti ama olay neredeydi, ben mi göremedim?", "Bu hikaye çok sıradan artık, o konu hakkındaki her film böyle zaten.", "Sen tretman değil roman yazmışsın ama." gibi gibi gibi. Bütün sunumlar boyunca "Sana da böyle şeyler dediğinde bakalım kaç gün yorgan altında kalacaksın? Ama belki de kalmazsın, eleştirilsen de daha iyisini yapmaya çalışırsın. Ay yok yaaa, sen kesin üzülürsün salak Tolga." diye kendimi yedim yemin ederim.
İtiraf ediyorum, tretmanı yazmayı da son güne bıraktım! Dört ay boyunca film öyküsü ve olay örgüsü üstünde uğraştım çünkü, karakterleri yazıyordum. "Öykü hazırsa tretman 1 saatte biter yaaa." dedim. Gece 12'de sandalyeye oturdum, başımı kaldırdığımda güneş doğmuştu, saat 9 buçuktu! Üstelik onlarca diyalogla beraber, klavyede de değil, kalemle, arkalı önlü 24 sayfa yazmışım. Uzaktan bakan birinin hiçbir şey anlamayacağı ama benim hikayemin olduğu 24 sayfa.
Nasıl bi his biliyor musun? Höh'lemek gibi. İçinden bi kütleyi A4 sayfasına bırakmak gibi. Kalemi tutarken beynindeki karakterlerin "Ben bu durumda böyle şeyler yaparım." demesiyle, şok üstüne şok yaşamak ve yaşatmak gibi yahu. İnanılmaz garip, karakterlerle ve aylarınla vedalaştığın için az biraz üzücü, bi dünya yarattığın için kendi yanaklarını sıkasının geldiği ama "Ya olmamışsa?" diye de kendini yiyip bitirdiğin anlar topluluğu.
Öyle saçma ve tavsiye etmeyeceğim bi şey ki, sabahın 4'ünde A4 kağıdına bakıp kahkaha atıyordum, 5'indeyse duygusal bi şeyler yazarken ağlıyordum! Ara ara da sahneyi yazarken konuşuyordum sanırım, diyalogları seslendiriyordum. Akıllı bir insanın yapabileceği iş değil, ya deli yapar bunu ya da yaparken delirirsin, kaçarın yok.
Filmimin adı, 'Bi' Sen Eksiktin!' oldu. İçime inanılmaz sindi, tam bi ana akım komedi filmi ismi gibi geldi, ne yalan söyleyeyim.
Ve sunum ânım geldi, ona da geç kaldım mısır gevreği yiyeceğim diye. Sunumumu elim ayağım titreye titreye, her sahneyi anlatarak, bazen de canlandırarak yaptım. Hocanın gözlerinin içine bakıyordum, ne zaman "Dur Tolga dur, böyle olmaz." diyecek diye. Demedi.
Film sunumum bitti ve aldığım yorumu aynen yazıyorum: "Eğer, bunu yapımcılara yolladığımız zaman, 'Tolga bilinmedik biri, senaryosunu okumamıza gerek yok' demeyip bu filmi okurlarsa muhtemelen çekilir, iyi oyuncularla da oynanırsa akılda kalıcı efsane bi film olur. Ben olayları bu şekilde ören senaristlere hayranım, sana da hayran kaldım Tolga, aferin." dedi!
Hayatımda çok az anda mutluluktan gözlerim dolmuştur, gözlerim bi doldu var ya, o an sanki rüyadaydım ve hâlâ rüyadayım gibi. Aynı Gülse Birsel'le tanıştığım gün gibi, o zaman da bulutların üstündeydim.
Anlayacağın, üçüncü kur için hak kazandım ve 31 Mart'ta senaryoma son şeklini vermeye Erhan Hoca'yla başlıyoruz. Ben her hafta 15 sayfa yazıp getireceğim ve karşılıklı düzelteceğiz. 6 hafta sonra, elimde 90 sayfa, sadece sahneler, olacaklar ve bazı diyaloglar değil, kocaman bi senaryo olacak! Ödüllü hocadan onaylı, yapımcıya gönderilmeye hazır!
İnan bana, bu senaryo çekilsin ya da çekilmesin, gönderilsin ya da gönderilmesin, umurumda değil; ben hayran olduğum insandan bu cümleleri duydum ya, bana yetti. Bilir kişiden onayımı aldım, bundan sonra beni kimse tutamaz gibi geliyor.
Ne öğrendiğimi de yazayım. Karakterlerinizi çok sağlam ve üç boyutlu kurduğunuz an, hikayenizin başı sonu belliyse arayı onlar tamamlıyor, biiir. Kendine öyle çok güvenmeyecekmişsin, olan olurmuş, ikiiii. Senaryo yazmak dünyanın en güzel ama en zor şeylerinden biriymiş, blog yazısı yazmaya benzemiyormuş, üüüüç. Önce hikayenin senin içine sinmesi lazımmış, kendini en iyi sen tanırmışsın, bu da dööört!
Erhan Tuncer'e, benim depresyonumu, sıkıntılarımı, dersteki akıl almaz film öykülerimi dinlediği, ciddiye aldığı ve yorum yaptığı için; Sinematek'e, sıcak ortamı ve kahveleri için; Recep Abi'ye tatlılığı ve hoşgörüsü için; sınıf arkadaşlarıma "Ayy bu çocuk bizden 10 yaş küçük, diş hekimliğinde sürünüyor." demeyip iyi bir ilişki yakaladığımız için; Bennu Yıldırımlar'a ve Ada'ya karşıma çıktıkları için; size ya size, "6 yıldır bu çocuk gelmiş vırvır konuşuyor, Allahın ergeni." demediğiniz (ki bazen dediğinizi biliyorum), her zaman "Ulan sen yaparsın be!" diyip bana cesaret verdiğiniz için; anneme, kursa yazılırken maddi manevi açıdan sponsorum olduğu için; Gülse Birsel'e bana ilham verdiği ve hayatımın en önemli insanlarından birisi olduğu için; PuCCa'ya da bu blogu açma fikrini bana verdiği için teşekkür ediyorum efenim. İyi ki varsınız lan!
Film yazdım resmen oooolluuuum! Sırada tiyatro oyunu vaaar, heyyo!


4 Mart 2018

Uzaktan görsen bile anladığın 'ilişki çeşitleri'

'Sevgililer Günü', sevgilisi olmayanlar için "Kapitalizmin bi oyunu bu, ne gerek var, ben sevgilime her zaman hediye alabilirim." demekle; sevgilisi olup parası olmayanlar için terlemekle; hem sevgilisi hem parası olanlar içinse insanlardan tavsiye almakla geçti sanırım. Şu yazıyı iki yıl önce yazmışım, fikrim değişmedi. Sadece, ne ileri görüşlü insanmışım yahu, herkes Twitter'da paylaştı yazının sonundaki kutu meselesini. Sanırım en şanslıları, sosyal medya kullanmayanlar oldu. "Önemli olan sevginin bendeki anlamı." diyerek, Kahvecioğlu Gıda'dan aldıkları 25 kuruşa 20 tane Petito'yu ve kalpli kutunun içine muhtemelen Cemal Süreya ya da Orhan Veli'ye değil de forum yazarlarından birine ait olduklarını düşündükleri şiirleri koyup verdiler. Böyle yazdığıma bakmayın, insanlara sallamalarımdan da anlayacağın üzere ben de 'sevgilisi olmayan' kısımdayım. Buraya da "Bekarlık sultanlıktır." diyerek, 'ilişki çeşitleri' hakkında konuşmaya geldim. Eğer bekar olmasaydım ben de hayalimdeki sevgilimle Büyükada'da dondurma yiyişimizi anlatabilirdim ama kendisinin bundan haberi yok!
İlişkiler, bence ikiye ayrılıyor: "Keşke" diyip iç çekerek andıkların ve "Keşke" diyip küfrederek andıkların.
"Benim arkadaşım, eşim, dostum sensin; yanımda başka kimseye gerek yok!"cular: En üzüldüğüm ilişki tipi bu sanırım. Gözlemlerime göre, önce kızımızın bağlandığı ilişki oluyor bu, maalesef... Er kişi başlıyor: "Şununla bununla onunla samimi olma, ilişkini kes, arana mesafe koy." Bizim kız da dağdan gelen sevgilisi için 6 yıldır bağda olan arkadaşlarından vazgeçiyor, "O benim hem eşim hem dostum." diyerek. Daha da üzücüsü, kızımız insanlarla ilişkisini bitirdikçe, er kişiye daha bi çok bağlanıyor. Ama ilk kavgada hemen duyuyoruz: "Ben senin için onu bile hayatımdan çıkardım!" diye.
Niyeyse, uzaktan görür görmez tanıyorsun bu ilişkiyi. Hep ikisi, yanlarında kimse yok. Mutlularsa, ilk zamanlarındalarsa, sohbet ediyorlar; değillerse, ya telefonla oynuyorlar ya da suratlarından anlıyorsun zaten, arkadaşlarını hayatından çıkaran kişinin pişmanlığını yüzünden. Zaten ayrılıktan sonra da tövbeler ederek arkadaşlarına tekrar dönüyor. Neyse, bi musibet, bin nasihatten iyidir.
WhatsApp sohbetinin ekran görüntüsüyle masa sohbetinin farklı olduğu ilişkiler: Dünyanın en garip şeyi. WhatsApp'ta "Sana ölüyorum"lar, emojiler, bır bır bır her şeyi yazmalar, "Ay bugün de kabız olmuşum, bağırsağımı bıraktım sandım"lar; karşı karşıya oturunca muhabbet edemeyenler! Daha da garibi, masadan kalkıp eve giderken birbirlerine "Ayy bugün çok güzeldi, seni seviyorum bıcırığım, sirkeli turşum." yazmaları.
Valla bunun ömrü, bence kişilerden birinin en yakın arkadaşlarından biriyle diğerini tanıştırmak istemesine kadar. Birisi, ya tanışmayı istemiyor, ya da masadaki derin sessizlikten sonra arkadaşı "Hemen ayrıl, bu ne?" diyor. Hoş, belki de o mesajdan önce masada ağzını açmayan kişi evde "Yaa arkadaşın çok tatlıydı, çok sevdim." diye yazıyor ama olsun canım.
Sosyal medyadan başlayanlar: Instagram'ı hiçbir zaman birine dm'den yürümek için kullanmadım. Yürümek için yaptığım en ekstrem aktivite, teee ergen zamanlarından bir fotoğrafını beğenmek oldu istediğim kişinin, hani "Bak ben seni beğendim, geçmişine de bakıyorum." hesabı işte. Tinder desen, henüz indirmedim ama bu indirmeyeceğim anlamına gelmiyor. Vallahi herkes kullanıyor, ben de istiyorum sağa sola kaydırmayı.
Ya nedense, aklıma direkt şu geliyor bunlarda: Bana Instagram'dan yürüyen, ohooo, seksen kişiye de yürümüştür. O yüzden pek sağlıklı bulmuyorum sanırım. Bi de, şu fotoşop hadisesi! Allahımmmm, kuzenim gözlerimin önünde pijamalı ve makyajsız fotoğrafını düğün makyajı yaparak Instagram'a attı! "Ayy, kaşımın şeklini beğenmedim, şu nasıl?" diye diye yeni kaş bile yaptı! Başka bi arkadaşım, bacağından tutup aşağı çekerek bacak boyunu 30 santimden 80 santime çıkardı! Neyle karşılacağını da bilemiyorsun o yüzden.
Ama ilişkileri böyle başlayıp devam eden arkadaşlarım olmadı mı, vallahi oldu. O yüzden sen bana bakma, sosyal medya dünyası artık, kaydır sağa kaydır sola.
"Ben çok yara aldım."cılar: İtiraf ediyorummm, bi ara ben de böyleydim! Yahu yeni bir insan karşına çıkmış, belli ki bir şeyler hissediyorsun, ne diye eskileri açıyorsun? Sanki suçlusu karşında oturup sana bakan kişiymiş gibi.
Birinin yarasını başkasıyla kapatamazsın, bunu unutma. "Ben kesin unuttum."un belirtileri nasıl bilmiyorum ama kendinden emin olmadan başlamamanı tavsiye ederim. Kendine şunu sor: Eskiye duyduğum acı mı büyük, yeni için olan kalp çarpıntım mı? Ama üzgünüm, "Ben çok yara aldım."cıysan, acı daha büyük, maalesef...
"Hallederiz."ciler: Açık ara, en kötü ilişki! Bi taraf, karşı tarafa asla zaman ayırmıyor, onun için koşmuyor, doğru dürüst yazmıyor, aramıyor ama hep bi açık kapı bırakıyor! Sen tam kendini hazırlıyorsun, "Bu ne ya, fedakarlık tek taraflı olmamalı!" diyerek ayrılmak için, hooop, anında bi şey yapıp kafanı karıştırıyor, ya erteliyorsun ya vazgeçiyorsun.
Yani bak Allah aşkına, illa sana sözleşme mi imzalatayım, 'ilişkinin başında ne kadar ilgiliysen, ilgi grafiğinde değişme yaşanmayacak' diyerek?
Bu ilişki, eninde sonunda büyük bir patlamayla bitiyor. Ve işin kötü yanı, ilgisiz taraf zeytinyağı gibi üste çıkıp sana kendini kötü hissettiriyor. Benim yaşadığım şeyi söyleyeyim, hasta hasta yanına gittim, sinemaya girdik, ayrılırken bunu söylediğimde "Uydurma, o kadar hasta değildin." dedi! Acilden serum yiyip gitmiştim üstelik.
Bu ilişkide salak olan fedakar kişi oluyor. Karşı tarafın oturma organını Ağrı Dağı'nın tepesine çıkarıyor çünkü.
Ben kendime söz verdim valla, verdiğim emeği almadığım her ikili ilişkimde Tolga kaçarrr! Sen de kaç.
"Huqqa'da nargilemi içerim, kadınımı da arkadan sararım."cılar: Hadi hayal et! Vücudu iyi, saçları muhtemelen sokakta her erkekte gördüğün o model, kol saatinin hemen altında boncuklu bilekliği, kapüşon kısmı tüylü şişme montu ve ayak bileğinin tamamını gösteren o dapdar pantolonu, pezevenk gömleği (açık mavi/puantiyeli) ve rugan, ne spor ne kundura olan ayakkabılarıyla karşında Erencan!
Bu tiplerin ilişkileri, hep bi sahiplenmeyle başlıyor. "Kadınım, hatunum, can parçam, ciğerparem" diyerek. Hepsinin arabası var, hepsinin babası zengin bu arada! Ayrıca da üçgen vücutlu ve kaslılar, hayır ağlamıyorum, kıskanmadım!
Genelde mekan sahibini tanıdıkları o nargile kafedeler. Sevgilisiyle beraber, duman üflerken snap atıyorlar. Gömlek düğmeleri göbek deliklerine kadar açık, hatununun kafası hep oraya yaslı.
Bu ilişkinin kızlarıysa bi ayrı oluyor. Kız arkadaşlarını bırakıyor zaten etrafında sadece, onlara da sevgilisini anlatırken "enişteniz" diyor sürekli. "Enişteniz beni bugün yedi, kavga ettik, ay arabayla aldı beni." diyerek.
İlişkinin sasılığından değil de, nargile kafedeki dumandan ölüyorsun artık bence. Sağlığa en zararlı ilişki yahu. Hep psikolojik hem fiziksel.
Kurban olduğumun platonikleri: İç geçirerek "keşke" diyen, en saf, en masum tayfa. Sizi çok seviyorum platonikler. Biliyorum, olmadı, muhtemelen olmayacak, o ilk mesajı ne sen atabileceksin ne de o, seni aklına getirip atacak. Sevdin, düşündün, ağladın hatta. Evet, kimse onu senin sevdiğin kadar sevemeyecek. Ama o seninle mutlu değil, seninle olmak isteseydi ulaşırdı, yazardı, bi işaret çakardı belki.
En çok mutluluğu hak edenlerdensiniz siz. Umarım karşınıza öyle biri çıkar ki, hayatınızın en mutlu, en güzel, aklınıza geçmişi asla getirmediğiniz günlerini yaşarsınız. Sevmek güzel bi eylem ama karşılıksız olunca güzelliğinden biraz kaybediyor, siz de umarım kaybettiğiniz güveni ve mutluluğu tekrar bulursunuz.

Günün, haftanın, hatta yılın dersi: "Ben seni çok seviyorum, seninle her şeyi yaparım." ile "Sen de bana böyle böyle yapmıştın, ben senin için neler yapmışken üstelik!" arasındaki zaman dilimine, 'ikili ilişki' diyoruz, maalesef... 

3 Mart 2018

Birileri demiş "Öldü.", şimdi yazsınlar "Kral geri döndü!"

Başlığı da böyle yazınca, ne bileyim... Hızlı hızlı bir şeyler anlatıp gideceğim. Bunları da zaten unutmayayım diye yazıyorum, aradan zaman geçip okuyunca çok efsane oluyor çünkü.
Ev arkadaşımın trajikomik ayrılığını hatırlıyorsundur. Yarı yıl tatilimin sonlarına doğru, "Ben ekmek peynir aldım, sana da vereyim mi?" der gibi, telefonda on beş dakika konuştuktan sonra laf arasında "Kanka ya, bu arada ben evden ayrıldım odamı boşalttım, haberin olsun 4 gün oldu yani." demişti. Zaten tatilimin kalanı, bizimkileri "Vallahi ben bi şey yapmadım, bu sefer ben bozmadım kimsenin psikolojisini, yemin ederim yaaa!" diyerek ikna etmeye çalışmamla geçti. Ne var yani, bi tane sevişgen çifti tehdit edip evden ve eski bi oda arkadaşımı maniple ederek yurttan gönderdiysem. Ayy, böyle yazınca da var ya, az şerefsiz değilmişim yahu. Zaten şunu çok merak ediyorum, ileride muhtemelen birçok kişinin "Ayy üniversitem şöyle efsaneydi, arkadaşlarla şöyle oldu böyle yaptık!" diye çocuklarına anlatacağı onlarca anısı olacak. Benimse kulağımda bir çift inleme var. Odamdan bahsedeyim desem, ayyy, sarı çarşafı hatırladıkça fena oluyorum. Dolabım yoktu be! Donlarımı koltuğa seriyordum yahu.
Çocuk evden ayrılınca onlarca kişiye haber verdim valla. Zaten öyle bi durumdayım ki, duyan herkesin tek cümlesi "Tolga ya, ne bahtsızsın abi bu konularda." oldu. Adım gibi emindim kimseyi bulamayacağımdan, açık olmak gerekirse dönem ortasında kimse düzenini bozup benim Maltepe merkeze bile bir minibüs uzaklıkta olan evime geçmezdi çünkü. Nitekim, bulamadım kimseyi.
Şimdi, dağın başındaki evimde tekim. Ev arkadaşımla da öyle aham şaham bi diyaloğumuz yoktu açıkçası ama tek olunca da bi garip oluyormuş. Her günkü rutinim belli zaten, sabah yazdığım senaryolarla 'altın bilmem ne ödülleri'nden 'en iyi senarist' ödülünü alıyorum. Konuşmamı yapıyorum, kendime, gecelerime, hayal gücümün bazen beni bile şoka uğratan derinliklerine ve ilham aldığım birkaç isme teşekkür ediyorum. Hatta bana ödülü bazen onlar veriyor. Sonra, imza attırmışsam okulun yolunu unutuyorum, evde bu sefer de 'en iyi çıkış yapan şarkıcı' ödülünü alıyorum ve törende konser veriyorum. Bi ona yaradı zaten evde kimse olmaması, bendeki beni keşfettim yemin ederim. Akşama doğru da, "O hem diş hekimiiii hem senariiiist!" sözleri eşliğinde bir programa konuk oluyorum. Böyle yazınca muhtemelen içinden "Ay kurban olurum sıfatına ya, kafayı yemiş bu çocuk." diyeceksin ama ben yıllardır böyleyim. Adana'da da aynıydım, yapacak bir şey yok.
Sabahın bi körü, okula beraber gittiğim arkadaşım aradı, "Hemen perdeni aç hemen!" diyerek. Bi açtım, her yer bembeyaz! Benim gözlerim doldu yine, geçen seneki karı ilk gördüğüm âna gitti kafam. Açmıştım ellerimi, dönüp durmuştum kendi etrafımda. Sonra geri zekalı arkadaşlarım beni Moda'da unutmuşlardı, ben de kaybolmuştum dönerken... Neyse, arkadaşım dedi ki "Hemen hazır ol, taksiyle geliyorum, okula geç kaldık."
Hemen bi şeyler geçirdim üstüme, o evden çıkışımı görmen lazım. Kapıyı kapatır kapatmaz, aklıma dan diye bi şey geldi. Anahtarımı içeride unuttum! Cebimde beş kuruş para var, onunla da gecikmiş elektrik faturamı yatıracağım. Bi de, yönetici her dakika evime geliyor, "Dört aydır aidat nerde?" diye, onu vermeyi düşünüyorum. Zaten bunları verince kalan paramla bütün ay sadece okula gidip gelebilirim. O yüzden çilingir seçeneğini direkt eledim.
Hani benim komşum olan, yazın onunla ev aradığım arkadaşım vardı ya, kendi kıçına bakamıyorken eve iki kedi alan manyak; direkt onu aradım. O da unutmuştu bir kere, sonra kredi kartıyla açabilmişti kapısını. Bu arada, arama nedenim de ondan fikir almak değil, onun kullanılmış kartını kendi kapımda kullanıp içeri girebilmek. Böyle de namussuz bi insanım. O da uyuyor mudur nedir, kapalı telefonu.
Sonra aklıma bi şey geldi. Benim bu eski ev arkadaşım bana on gün önce mesaj atmıştı ama ben cevap vermemiştim. Yani kusura bakmasın ama kendisinin bebeğini yaptırıp gözüne yüzüne iğne batırmadığıma şükretsin. Güya mesaj şu: "Kankacım evin anahtarını okuldaysan birine vereyim, ondan al."
Ben senin doğru dürüst ayrıldığın ev arkadaşın mıyım? 'Kankacım' nedir, bu samimiyeti sen nereden buldun kendinde. Çıldırmıştım, cevap vermedim ama Tolga olmak, maalesef bi yerlerin sıkışınca yiğitliğinden ödün vermek demek. Hemen bizimkine mesaj attım: "Yaaa kusura bakma mesajını yeni gördüm. Bugün anahtarı benim senden kesin almam lazım, okula bi yere bırakabilir misin? Ben 12 gibi çıkıyorum okuldan." Normalde telefonuna bakmayan çocuk, anında cevap verdi: "Ben okula gitmiyorum bugün. Yarın Yağmur'a veririm, ondan alırsın."
Haydaaa, ulan sokakta mı kalayım yarına kadar! Sakin olmaya çalıştım, "Suçlu sensin akıllı ol." dedim, "Bak, bugün kesin almam lazım. Senin evinin oraya geleyim ya da sen evin ordaki marketlerin birine verir misin, önemli." yazdım. Sonra da derse girdim zaten. Planım şu, o bana "Evet, şuraya şuraya bıraktım." diyecek, ben de hemen alacağım. 3 saat bakmadım telefonuma.
Buraya kadar olan her hareketimin ofsayt olduğunu biliyorum ama beni tanıyorsun, sıkıntı yok. 3 saat geçti, ben telefonuma baktım, çocuktan asla bi mesaj ya da arama yok.
Bu arada kar bitmiş, bir yağmur yağıyor var ya, böyle bir şey yok. Şemsiyemi de haftalar önce bi flört durumum oldu (sonra anlatırım belki), ona vermiştim ıslanmasın diye. O ellerime sıçsalardı da vermeseydim, sonradan o noktaya geldim çünkü.
Ben başladım çocuğu aramaya. Asla açmıyor! Aradım, bi daha aradım, bi daha derken; "Efendim kanka?" dedi. Kesinlikle sakin kalmak için kendime söz verdim, o yüzden ağzımı açmıyorum. "Anahtarı bıraktın mı bi yere?" dedim. "Bırakmadım, yarın alırsın işte. Bu arada, beni uykumdan uyandırdın şu an, farkında mısın?" dedi!
Yani Allahım, sana bazen çok kızıyorum. Beni yaratıp kendi halime bıraktığını düşünüyorum. Hiç demiyorsun, "Şu gariban Tolga iyi mi, kafası rahat mı, karşısına doğru kişileri çıkarayım." diye. Varsa yoksa bulsun beni böyleleri!
"Affedersin, ama almam lazım. Evinin altına geleyim balkondan at ya da bi markete bırakır mısın?" diyorum. "Şu an bana zahmet veriyorsun, uykumdan uyandırdın." diyor. Lan sırılsıklam olmuşum ve bu cinsel değil üstelik, en azından 3 ay beraber kaldık diyip kalk anahtarı versene birine.
Beyimiz ben sırılsıklam olduktan sonra kabul etti, "Sana 5 dakikaya dönerim." dedi. Ben de apartman kapısının önünde donuyorum bu arada. Mesaj attı sonra: "Kanka Demir Market'e bıraktım." diye. Demir Market dediği yer, bu yağmurda yürümeye kalksam sırılsıklam hale geleceğim bi yer! Ağzımı açamadım, ıslana ıslana, dona dona gittim aldım anahtarı. Aynı yokuşu tekrar çıkıp döndüm eve. Her yerimden su akıyor, burnum akıyor, çoraplarımdan vıcık vıcık bi sesler geliyor. Küfürler ede ede değiştirdim üstümü.
Ben olsam ne yapardım acaba. Ya bir şey diyeceğim. Bak, şu hayatta türlü şerefsizlikler yapmış olabilirim. Dedikodu, gıybet, kahpelik, arkadan iş çevirme, illegal tonlarca şey, muhtemelen anlatsam senin etiğine de evrenin etiğine de uymayacak olaylar, kırgınlıklar falanlar filanlar. Ama ben sanırım kimseyi o şekilde bırakmazdım. Neticede kin bile tutamayan bir salağım ben. Liseden birçok kişiyle iyi ayrılmadık mesela. Bir sürü olay (şu an baktığımda çocukluktan başka bir şey değil) oldu, tonca laf edildi. Adım gibi biliyorum, bir tanesi arasa, "Tolga, ben iyi değilim, gelir misin?" dese, giderim. Elimde değil, vallahi değil! O yüzden, yapılan hiçbir şeyi unutmayan arkadaşlarım, size hayranım yahu. Ben, o kişinin başına bir şey gelip üzüldüğü an, bütün kötü şeyleri silip koşuyorum.
Bir de, kendimle kalınca bir şey fark ettim. Başımıza gelen her şey, gelmesi gerektiği için geliyor. Biliyorum, biraz acımasızca olacak ama; mesela ben o anahtarı o gün ev arkadaşımdan alsaydım, eve giremeyecektim. Evet, sırılsıklam oldum ama sonuçta evdeyim. Ya da, şu aşk acısı meselesi. Eğer yaşamasaydım, onca yazıyı yazamazdım, onca güzel yorumu alamazdım, üslubumu geliştiremezdim gibi geliyor. O yüzden, başına kötü bir şey geldiği an lütfen aklına bunu getir. İleride mutlaka olumlu bir etkisi oluyor hayatına. Tecrübe olarak belki, "Bir daha yapmam!" olarak ya da başka şekilde.
Şu an, senaryo kursumdan sonra Kadıköy'de bi kafede oturmuş yazı yazıyorum, sonra da ders çalışacağım. Anlatacak daha bi dolu şey var ama yazıyı uzatmak istemiyorum daha fazla. İki hafta sonra kursta bitirme projemi sunacağım, her gün bir şeyler ekleyip çıkarıyorum. Bana şans dile de şu işin altından güzelce kalkayım.

Günün, haftanın, hatta yılın dersi: Sen teksin, biriciksin, en değerlisin, başka bir sen daha yok, olmayacak. Hayatına aldığın hiç kimse, sana kendini değersiz hissettiremez. Ayrıca, fedakarlık, insan ilişkilerini ayakta tutan şeylerden birisi madem, senin için bir şeyler yapmayan insana değil zamanını, enerjini, şemsiyeni bile verme!
Bi de, dünya öyle küçük, sürprizlerle dolu ve sinir bozucu bi yer ki; birinin acısı, hooop, dönüyor dolaşıyor ve senin mutluluğun oluyor. Maalesef...



21 Ocak 2018

Olan yine bana oldu

İSTANBUL-MALTEPE'DE BİR ÇATI KATI/İÇ/GECE (2 EYLÜL 2016)
İlk olarak tam iki hafta önce okula kaydım için geldiğim İstanbul'a, bu sefer evimi düzenlemek için geldim. İnternetten bulduğum bir emlakçı, dört saat rötar yapan uçağıma rağmen beni Bostancı Köprüsü'nden aldı ve evime getirdi. Evi bildiğin bok götürüyor, telefonda söylediği "Eve temizlik yapan bir abla geldi, merak etme." cümlesi kocaman bir yalanmış, görür görmez anladım. İki metre boyumla tavanı yere yakın ev tutmanın cezasını da gelir gelmez çekmeye başladım, kafamı tavana vura vura sağ tarafı kocaman oldu.
Aylarca süren platonikliğim de yerini aşk acısına bıraktı. Öyle efsane bir şekilde reddedildim, öyle korkunç bir mesaj geldi ki; aklıma her gelişinde gözlerim doluyor. Uçaktan inerken bile "Onunla aynı şehirde nefes alıyoruz şu an!" diye sevinen biri, yarın ağlaya ağlaya yerleri silecek, dolapların içindeki böcekleri temizlemeye çalışacak, mahallesini keşfedip temizlik malzemeleri almaya gidecek. Üstelik daha faturaları üzerime almadım ve nasıl yapmam, nereye gitmem gerektiğini bile bilmiyorum. Koca şehirde hiç kimsem yok, hazırlık sınavı için gelen tek kişi benim sanırım. Her adımımda "O şimdi yanımda olsaydı böyle olmazdı, dünya neden böyle bir yer, Allahım bu acı ne zaman bitecek?" diye geçiriyorum aklımdan. Telefonumdaki acı veren bütün şarkıları sildim ama "E mi?"yi silemedim bi türlü. Durup durup dinliyorum, yarın temizlik yaparken nasıl bir halde olacağım kim bilir.
E5 YOLUNDA BİR MİNİBÜS/İÇ/GÜN (4 EYLÜL 2016)
Faturaları üzerime almak için yola çıktım, en son hasta olacaktım soğuk suyla duş almaktan çünkü. Doğalgaz bürosunu sora sora bulacağımı düşünüyordum ama altıncı minibüsteyim, cebimdeki para giderek azalıyor ve şoför beni unutup Tuzla'da indirdi, bildiğin Tuzla'da.
'Tuzla'ya hoş geldiniz.' tabelasının altına çökmüş ağlıyorum. "Beceremiyorum, yapamıyorum, olmuyor." diyerek. Bir de, aşk acısı öyle despot bir duygu ki; hayatımdaki her olumsuzluğun onun yüzünden olduğunu düşünüyorum: "Ben yanlış yerdeyim, adam beni unuttu çünkü o beni sevmedi! Cebimde param kalmadı çünkü o yanımda değil! Tuzla'ya yanlışlıkla geldim çünkü ben sevilmeyecek birisiyim!"
Son dakikalara kalarak fatura işlemlerini hallediyorum. Mutlu değilim, kendimden hoşnut değilim, umuyorum ki her şey güzel olur.
AYNI ÇATI KATI/İÇ/GECE (29 EYLÜL 2016)
Evden ayrılıyorum. Ev arkadaşı bulamadım ve annemler kirayı karşılayamayacaklarını anlatıyor. En yakın arkadaşlarımdan birisi şu an evimde ve ikimiz de çok hastayız. Yarın eve kamyon gelecek, kutulara eşyaları koymamız gerekiyor. İkimiz de gözlerimizi açamıyoruz, erkenden yataklara gidiyoruz, "Sabah erken uyanıp hallederiz." diyerek. İstanbul'un soğuğu öyle bir çarpıyor ki, aşk acısını bile unutuyorum boğaz ağrımdan ve ateşimden.
Bir yurda kayıt yaptırıyorum, yine aynı umut dolu sesimle "Belki her şey güzel olur." diyerek.
ZÜMRÜTEVLER'DE 910 NUMARALI YURT ODASI/İÇ/GECE (KASIM ORTALARI, 2016)
Oda arkadaşlarımdan birisiyle inanılmaz iyi dost oluyoruz, yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor. Ancak şunu çok iyi anlıyorum, yurt odası bana göre değil. Hiçbir şey yazamıyorum, özgür hissetmiyorum, temizlik görevlisi masada kitap bıraktığım için laf sokup duruyor, sinir krizleri geçiriyorum. Onca kitabı ne yapacağımı soruyorum, cevap veremiyor.
Diğer arkadaşımla aram iyi değil. Tanıdığım en faşist, en cinsiyetçi, en geri kafalı kişiyle tanışıyorum sanırım. (Daha beterlerini gördüm.) Birbirimize laf sokup duruyoruz. O kadınları aşağıladıkça ben ortalığı ayağa kaldırıyorum, gece beni yastıkla boğmazsa iyi.
Plan yapıyorum, şu bir hafta yakın davranıp onu odadan göndermeyi düşünüyorum. Yurdu kötüleyip buradan soğumasını sağlayacağım ve o da gidecek. Maniple etme yeteneğime güveniyorum, umarım başarırım.
Aşk acım hafiflemek yerine daha da kötü halde, her gün oda arkadaşıma bir şeyler anlatıyorum. Maalesef, anlattıkça büyüyor içimdeki şey. (Sana tavsiyem, birini seviyorsan çok az kişiyle paylaş, anlattıkça kazıyorsun içine çünkü.)
AYNI YURT ODASI/İÇ/GÜN (KASIM SONLARI, 2016)
Sabah uyanır uyanmaz oda arkadaşımın yatağının nevresimlerinin olmadığını görüyorum. Başarmışım, çocuk yurttan kaydını sildirmiş! Vicdan azabı çekmem gerekiyor mu bilmiyorum ama içim çok rahat. Yakın olduğum arkadaşımla beraber, aynı umut dolu ses tonumla "Her şey güzel olacak." diyorum, yine.
BEŞİKTAŞ-OKKALI KAFE-ÜST KAT BALKON/DIŞ/GECE (ŞUBAT ORTALARI, 2017)
Yurda, onca ulaşım zorluğu ve sıkıntıya rağmen, sevdiğim birisiyle beraber olduğum için mutlu mesut gittiğimi arkadaşlarıma anlatırken telefonum çalıyor. Oda arkadaşım, kendi üniversitesinin yurdunun çıktığını söylüyor ve ayrılmak zorunda olduğundan bahsediyor. Yıkılıyorum, bu sefer içimde kötü bir his var çünkü.
AYNI YURT ODASI/İÇ/GECE (ŞUBAT ORTALARI, 2017)
Giden arkadaşımdan sonra gelen çocuklardan birisiyle yine çok iyiyim, beraber çok gülüyoruz. Ancak o da gidiyor. Odaya anında yeni bir kişi geliyor. Milliyetçilik yapacak en son kişiyim ama gelir gelmez kendi ana dillerinde konuşmaya başlıyorlar. Ara ara bana bakıyorlar, ne dediklerini asla anlamıyorum. Kendimi resmen fazlalık gibi hissediyorum. Hakkımda konuştuklarını düşünmem de cabası.
Aynı gece, cips paketi sesiyle gecenin ikisinde uyanıyorum. (Hâlâ duyduğum zaman gözlerim doluyor, öyle bir travma yarattı bende.) Bir tanesi hatır hutur cips yiyor, diğeri güya sakız çiğniyor. Yemek yemeyi de mi öğrenmediler, diyorum içimden. Yorganı kafama kadar çekip duymamaya çalışıyorum.
Ayrıca, temizlik görevlisinden yine şikayet geldi. Masada kitap bıraktığım için. Türkiye'deki en idealist temizlik görevlisi bana denk geldi sanırım. Dolapta yer olmadığını anlatıyorum, "Yapacak bir şey yok." diyor, ağlamak üzereyim.
YURT BAHÇESİ/DIŞ/GÜN (MART BAŞI, 2017)
Bir haftadır arkadaşımın evindeydim. Mutlu değilim, bunaldım ve onun yanına gelmiştim. Okula bile gitmedim doğru dürüst, paso evde yatıp halimi düşündüm. Odamı değiştirmeye karar verdim, sanırım yapabileceğim en doğru şey bu.
Ancak sadece on dakika sonra aynı yurt bahçesinde bağırıyorum. Bildiğin bağırıyorum ama, avazım çıktığı kadar. Memurun tavrının rezilliğine, bana söylediği cümlelere, gevşekliğine. Bir sürü öğrenci başıma toplanıyor, herkes beni seyrediyor. Olanları telefonda anneme anlatıyorum, o da Adana'da beni merak etmekten mahvoluyor. Telefonla birilerini arıyor ve söylüyor: "Eşyalarını topla, 4. Levent'e gidiyorsun, abinin yanına."
Acilden gelmiş, burnu yara, elinde eczaneden aldığı ilaçların olduğu poşetin olduğu Tolga, odasına gidiyor ve eşyalarını toplamaya başlıyor. Dört koca valiz ve sırt çantaları.
"Aynı umut dolu ses tonu..." diye başlamama gerek yok sanırım.
4. LEVENT'TE BİR DAİRE-SALON/İÇ/GÜN (MART SONLARI, 2017)
Evde iki çift var, önce birinin yanına yerleşiyorum. Sevgilim yok, biraz kıskanıyorum evdekileri. Çocukları gibiyim, yan koltukta ben uyuyorum ama böyle olmayacağını hepimiz biliyoruz. Biraz daha mutluyum artık, ev arkadaşlarımı seviyorum. Diğer çiftle pek konuşmuyoruz, selamlaşmak dışında iletişimimiz yok. Odadan ayrılıyorum ve çözümü, salon kapısı olmadığı için duvarın bir ucundan diğer ucuna korkunç bir tonda sarı renk çarşafı çekip kapı yapmakta buluyoruz! Alttan üstten açık olsa da, dolabım olmasa da, kıyafetlerimi bir koltuğa sermiş olsam da, sonunda kendi odamdayım, mutluyum!
Ayrıca, Japonca kursuna yazılmaya karar veriyorum. Küçüklükten beri kendi başıma öğrenmeye çalışıyorum, biraz biliyorum ama geliştirmek istiyorum. Aşk acım hafifledi, biraz daha motiveyim. Dergilere yazı gönderiyorum, hatta yemek yapmaya bile başladım.
AYNI DAİRENİN SALONU (TOLGA'NIN ODASI)/İÇ/GECE (NİSAN BAŞI, 2017)
Arkadaşımla görüntülü konuşuyoruz, odamı ve çarşafımı gösteriyorum, gülüyoruz. Sessiz olmaya çalışıyorum, kimseyi rahatsız etmemek için. Birden, "Ohhhh!" diye bir inleme sesi geliyor. İçimden "Bu ses ne sesi?!" diyorum. Hemen arkasından art arda gelen ten tene değme sesleri ve yine "Ahhh, ohh!" sesi! "Şaka mı bu, bir dakika Can!" diyorum ve telefonu kapatıyorum.
Sevişebilirsin, istersen fantezi bile yapabilirsin de bir dur! Sen kimsin de beni cinsellikten soğutuyorsun! Midem bulanıyor, müzik açıyorum hemen.
30 saniye sonra bitiyor ama o 30 saniye bana 30 günmüş gibi geliyor. "Ulan," diyorum, "Ne çok çeşit insan var be!" Çocuk kendini Johnny, sevgilisini de Sasha sanıyor muhtemelen, şimdilik bir şey demiyorum.
TOLGA'NIN ODASI/İÇ/GECE (NİSAN SONU, 2017)
Japonca güzel gidiyor, kendimi mutlu eden şeyler yapmaya başladım sonunda. Yazılarımı yazıyorum, geceleri rahatım. Dizi olarak her gün Sihirli Annem izliyorum, neden bilmiyorum ama bana iyi geliyor.
Sihirli Annem'i açmışım, uykumun tam olarak dalma evresindeyim, sesleri hayal meyal duyuyorken; bir anda "Oooooh, aaaah!" diye bir ses! "Perihan Teyze Taci'yi mi götürüyor lan, n'oluyor?" derken, sesler yine aynı sevişgen çiftten geliyor. Uykum için savaş açacak birisiyim, gözlerimi kapatıp avazım çıktığı kadar bağırıyorum: "ULAAAAN SİZ NASIL İNSANLARSINIZ, İNSAN MISINIZ LAN SİZ, MİDEM BULANIYOR, YETER ARTIK YETEEEER!"
Sabahında bu evde olay çıkacak, diğer ev arkadaşlarım da benimle aynı fikirde üstelik.
ADANA OTOGARI/İÇ/GÜNDÜZ (EYLÜL'ÜN İLK HAFTASI, 2017)
Efsane bir 4. Levent macerasından (sevişgenler evden gidiyorlar) ve üç aylık tatilden sonra dönem başlıyor, İstanbul'a dönüyorum. Annemle sarılıp duruyoruz. Okulun açılmasına üç gün var ve ben kalacak ev bulmadım, aramadım, sormadım bile. Otobüsten iner inmez emlakçı emlakçı gezeceğim, valizim it ölüsü gibi üstelik. Yine her şeyim son dakika ancak huyumdan asla vazgeçmiyorum. Otobüse doğru yürüyorum.
MALTEPE'DE ÇATI KATININ OLDUĞU APARTMANIN -1. KATI-MUTFAK/İÇ/GÜNDÜZ (EKİM BAŞI, 2017)
Karşımda dünyanın en iyi ev arkadaşı adayı oturuyor. Çocuk inanılmaz sakin, hafif mahçup. Ev arkadaşı aradığımı duyar duymaz aradı, masada detayları konuşuyoruz. Yirmilik diş ameliyatı olmuşum, ben susuyorum daha doğrusu, o anlatıyor. Yüzüm gözüm şişmiş ama kira ikiye bölünecek diye inanılmaz mutluyum. Onca hadiseden sonra ev arkadaşım doğru dürüst birisi olacak, bundan güzeli olamaz yahu.
ADANA-YAZLIK BELDEDE BİR VİLLA-SALON/İÇ/GECE (14 OCAK 2018)
Dayılarım, kuzenlerim; hep beraber oturuyoruz. İstanbul'daki üçüncü evime çıkışım ve bir kere yurtta kalışım yüzünden, insanlar bende bir sıkıntı olduğunu düşünüyor. Dayım soruyor: "Ev arkadaşınla aran nasıl, nasıl gidiyor?" Kendi kardeşim olsa bu kadar övemezdim, başlıyorum: "Muhteşem, çok iyi, inanılmaz sessiz, her şey çok güzel, yarın arayacağım kira günü, konuşursun istersen, dünyalar tatlısı birisi."
Her şey, güzel gidiyor.
MERKEZ-TOLGA'NIN DAYISININ EVİ-SALON/İÇ/GÜN (15 OCAK 2018)
Kira günü, ev arkadaşıma kocaman mesaj atıyorum. Faturaları gönderiyorum, IBAN yolluyorum ve  ödeyeceği parayı yazıyorum. Telefonuna sık bakan bir çocuk değil, "Görünce nasıl olsa yollar." diyorum. Annem parayı iş yerinden ödüyor ve beni arayıp duruyor: "Hemen söyle de yatırsın parayı oğlum, yerine koymam lazım."
Ancak bütün gün, ev arkadaşımdan cevap yok, tek bir mesaj bile...
TOLGA'NIN DAYISININ EVİ-ÇOCUK ODASI/İÇ/GÜN (16 OCAK 2018)
Telefonum çalıyor, arayan ev arkadaşım! Hemen açıyorum, parayı yatırdığını söyleyeceğinden eminim. Hemen annemi arayıp parayı yerine koymasını söyleyeceğim.
Uzun uzun konuşuyoruz. Komitelerinden bahsediyor, hastalanmış, bronşları dolmuş, antibiyotikleri yeni bitmiş. Çok üzülüyorum. Evde sigara içmediğimizi söylüyorum ve hastalığının benimle bir ilgisi olup olmadığını soruyorum. "Hayır, saçmalama." diyor.
Telefonu kapatmaya yakın bana geçen yılın habercisi olacak o cümleyi bir çırpıda söylüyor: "Kanka ya, bu arada ben odamı boşalttım, evden ayrıldım. Dört gün oldu başka eve çıkalı, dizdim evi."
Bir on saniye bekliyorum, sadece "Neden?" diyebiliyorum. Yine ben ne yaptım, yine neden olmadı acaba?
"Doktor daha havadar ve yüksek bir yerde olmak zorundasın, dedi çünkü. Odamı iyi havalandırmam lazımmış. Annem de hemen başka ev tuttu bana. Kusura bakmadın, di mi?" diyor.
Telefonu "Geçmiş olsun." diyip kapatıyorum.
Yine aynı umut dolu ses tonumla, "Her şey güzel olacak." demeye çalışıyorum. Olacak, olmalı, ya yine olmazsa...


1 Ocak 2018

Yeni yıla nasıl girersen...

2017, etrafımdaki birçok insan için olduğu gibi benim için de nahoş bir yıldı. Uzatmaya gerek yok, zaten Ağustos'a kadar Tolga Tilbe hâlim devam etmişti. Sonrasını okuduysan biliyorsundur, yazın telefonda duyduklarım karşısında kocaman bir hayal kırıklığı ve iki hafta da ona üzülme evresi. En son, bi silkeleniş, kendime geliş. O yüzden ilk dokuz ayı saymıyorum pek. Ama ondan sonrası fena değil, diyebilirim sanırım. 
Bazı şeyleri ayrıntılarıyla uzun uzun daha sonra anlatacağım ama neler yaptım bi bakalım...
-Kıbrıs'a en yakın arkadaşımın yanına tatile gittim ve çocuğa 4 kilo aldırdım. Gidiş biletimi alıp dönüş biletimi almaya üşendiğim için 10 gün sonra dönmeye karar verdiğimde, ertesi günkü bilet fiyatlarını gören annem tarafından "Ben sana bu fiyata hayatta bilet almam. Artık yüzerek mi gelirsin, orada mı yaşamaya karar verirsin bilmiyorum ama üşengeçliğinin cezasını çek, hadi öptüm oğlum." şeklinde bir cevap aldığım için resmen oraya yerleşecektim. 
-Sevişgen çift faciasından sonra doğru dürüst bir ev arkadaşı buldum ve üçüncü evime çıktım. 2017'de kendimi hep kocaman üç valizimi nefes nefese bi halde taşımaya çalışırken hatırlıyorum sanırım. Ev arkadaşım eve bir ay sonra geldiği için, eve eşyaları yerleştirmek, evi temizlemek, bilmem kaçıncı kez o lanet faturaları üzerime almak için mahalle mahalle sürünmem derken, sonunda bi düzen oturtabildim. Ara sıra pisliğin, kutuların arasında yorgunluktan uyuyakaldım ama ne yapalım.
-Sanırım yazmamıştım ama ben yeniden tiyatro sahnesine dönüyorum. Gerçekten, hayatımda ihtiyacım olan en önemli şeylerden birisiymiş bu, o kadar iyi anlıyorum ki bunu provalarda. Efsane bir karakteri oynuyorum, tanıyabileceğin en dengesiz, en sahtekar, en yalancı, en bi ânı bi ânını tutmayan. Bir aksilik olmazsa mayıs ayında sanırım, sahnedeyiz. Oyunun yeniden yazımının büyük kısmını ben yaptım, birkaç aya yeniden konuşuruz bunu.
-Bunu da yazmadım. Ben bi kurs buldum Kartal'da, aylardır ona gidiyorum. Hayallerim arasında 'radyo programcısı' olmak yoktu ama program metinlerimi blogta kullanabilirim diye yazılmak istedim. Sonra inanılmaz sevdiğimi fark ettim bu işi. Sanırım fena değilim, altından kalkabiliyorum. Sadece mikrofon önüme ilk geldiği an bi duruyorum, utanıyorum. Sonra sadece konuşmaya başlamam yeterli oluyormuş, Allah Allaaaah! Kulaklıktan kendi sesimi duya duya bi şeyler anlatıp duruyorum her cumartesi. Birkaç haftaya bu konuyla alakalı bi sürpriz yapacağım sanırım bi radyo istasyonunda ama onu o zaman anlatırım. Baya "Dididididiceyyy Tolga" olma yolundayım.
-Dünyanın en efsane yönetmeni ve senaristinden senaryo dersi almaya başladımmm! Adam Yavuz Turgul'un yardımcı yönetmenliğini yapmış, tanımadığı kişi yok, kırk beş tane ödül almış, Hollanda'dan yine ödül alıp gelmiş; geçen eşiyle beraber gördüm, Moda'nın ortasında adamın eşine "Merhabalaaaar! Aaaa, ben de Erhan Hoca'nın en sevdiği öğrencisiyim işte, hehehe!" diye bağıra bağıra konuştum. Sonra derse geldik, adam beni aylardır Turgut olarak biliyormuş meğer. Bunu duyunca ortalığı ayağa öyle bi kaldırdım ki şu an muhtemelen beynine işledi adamın, gece rüyasına giriyorumdur "Tolgaaaa de banaaa, Tolga deeee!" diyerek.
-Gülse Birsel'le tanıştım, filminin ilk galasında resmen imkansızı oldurdum. Kulis kapısında olay çıkardım, güvenlikle kavga ettim ama başardım mı başardımmm! 
-Bu hafta Bennu Yıldırımlar'la tanışmaya ve hayalimdeki şeyleri anlatmaya gidiyorum. Bana şans dile...
-Şunu yazmadan dün neler olduğunu anlatmaya geçmeyeyim. Beş kuruş param yok... Vodafone uygulamasında yanlış bi yere tıkladım sanırım, bi anda faturalı oluverdim. "Ayyy, ne güzel yaa faturalı olmak, interneti kullan kullan bitmiyor abiii, ovv yeee!" diyerek, o kadar internet kullandım ki, geçen gün faturamı öderken elimde simitle ağlıyordum. Şimdi de, Vodafone benim internet kullanımıma sınır getirsin diye bi ayar yaptı, asla paket alamıyorum ve internet kullanamıyorum. Sürekli arkadaşlarımın evinde, orada burada, kumarhanelerde giriyorum yine internete. Bi arpa boy yol ilerleyemedim yani bu konuda. 
***
Dün, en yakın arkadaşlarımın birkaçıyla beraber, arkadaşımın evinde yeni yılı kutlamak için bi araya geldik. Önce herkesi bana çağırasım geldi ama evimin dağda olduğunu ve ayrıca 1 Ocak'a o evde uyanmak istemediğimi de unutmuşum. O yüzden bu korkunç fikri aklımdan hemen sildim ve biraz geç kalsam da arkadaşımın evine geldim.
Alışveriş yaptık, klasik, içkiler, cipsler, abur cuburlar derken; oturup yemek yedik. Alışverişte o kadar cips aldılar ki, Migros'tan sponsorluk teklifi bekledim, diyebilirim. 
Buraları hızlı hızlı geçmek istiyorum asıl olaylara gelmek için. On iki oldu saat, Mezdeke eşliğinde dans ederek girdik, buraya kadar güzel. Birkaç saat sonra arkadaşlarımız gittiler, ben de yatağımı açmaya başladım. Bu arada, üzerinde yattığım ve şu an üzerinde oturduğum bu kanepenin benim lanetim olduğunu düşünüyorum. Allahın cezası, sola doğru eğikliğini bırak, iki metre adamım, asla sığmıyorum kanepeye. Evinde kaldığım arkadaşım da keşke anlasa artık evine yastık alması gerektiğini. Hâlâ bornozlardan, ceketlerden yastık yapıp yatıyorum. 
Ben salonda kanepedeyim, arkadaşım yan odada. Birisiyle WhatsApp'tan kavga ediyor, bana anlattığı için odadan odaya konuşuyoruz ama acayip uykum var. İçimden dua edip duruyorum, "Allahım, barışsınlar ve bitsin bu sohbet!" diye. Gözlerimi kapattığım an rüya görüyorum. Zaten bünyem alkol kaldıramıyor, yavaşlamışım iyice. 
Sevgili şeytan arkadaşım bi anda "Ayy, vallahi geliyorum yanına." diyip kalktı salona geldi, açtı ışığı. Yalvarmaya başladım uyuyalım diye, asla duymuyor, hâlâ kavgasını anlatıyor bana. Gerçekten, yakın arkadaş olmanın neden böyle zorlukları var anlamıyorum, resmen zorundalık yahu... Ben de uyumayayım diye kalan abur cuburları yiyorum. Mutfakta da aldığımız gofret var, aklım onda sürekli. Açmayı unutmuşuz, hemen tezgahın arkasına sakladım görünce, yarın uyanınca yemek için. 
Bi yandan ağzımda Tutku var, diğer yandan ağzımı şapırdatarak konuşuyorum kızla, "Hadi gülüm, hadi canımın içi, yatalım. Evet hayatımın anlamı açmadık gofreti, bırak yarın yiyelim şimdi uyuyalım elini ayağını öpeyim uyuyalım." Ama kesinlikle beni duymuyor, saat gecenin bilmem kaçı. 
Bi anda, pencereyi tıklamaya başladı biri. Bu tıklamalar iki anlama geliyor. Birincisi, "Merhaba, ben belayım. Sen salonda rahat yatamayacaksın, ben evime gidemeyeceğim için bu saatte arkadaşımın evine geldim. Kapıyı açın." İkincisi, "Merhaba, ben belayım. Beni tanımıyorsunuz, yoldan geçen sarhoşun biriyim. Işığı görünce tıklayıverdim. Kapıyı açın."
Sana yemin ederim, içimden ikinci ihtimalin doğru olması için o kadar dua ettim ki... Ancak maalesef işler öyle olmadı. Bi çocuk ve yanında iki tane sarhoş kız, pencerenin önünde duruyor, ebleh ebleh bakıyorlar. Çocuk camın ordan "Noluurrrr açın kapıyı Tolga, mecburen geldik lütfen açınn." diyor. Arkadaşım direkt, "Aa, Kadir gelmiş abi, açalım ayıp olur." diyor. Ben de "Ya çalar çalar giderler, gel uyuyalım." diye hâlâ ısrar ediyorum. Sanırsam bir miktar şerefsizim ama çok uykum vardı...
Açtık kapıyı. Anacım, kızlar bizim götümüzün donduğu şu soğuk havada, Demet Akalın'ın dansçıları gibi giyinip çıkmışlar. Benim polar pijamalarım çoraplarımın içinde, üstümde kapkalın kazağım; kızlara baktıkça donuyorum resmen. Hooop, efendim geldiler, benim beş saatte sonsuz emekle yorganımı çarşafımı serdiğim canım kanepeme oturdular hep beraber. 
Ayaktayım, elim ayağım titriyor, gözüm seğiriyor sinirden! Benim geri zekalı arkadaşım hâlâ WhatsApp kavgasını anlatıyor bana bu arada. Lan yatağım gitmiş, gecemiz zehir olacak, uyku yok, çıldırmak üzereyim! Kızlardan biri diğerine göre daha normal, belli, istifra edeli en fazla bir saat olmuş, yanakları kıpkırmızı, gözler bayık ama kafa biraz ayık. Diğer kızdan bahsetmek bile istemiyorum! O kadar içmiş ki, ayakta durmayı bırak, doğru dürüst konuşamıyor bile! Gelene geçene laf atıyor, salak salak şeyler söylüyor, uçmuş resmen.
Masadaki cips tabağını aldı önüne, yatak çarşafımın üstüne döke döke yemeye başladı. Sakin ol Tolga, evet, sen iyisin sakin ol! Kıza dedim ki "Dökmezsen daha iyi olur, ben uyuyamam böyle yerde, biraz takıntılıyım da." Kız bana baktı baktı, avucuna cips alıp suratıma fırlattı! Sonrada "Heheheheee!" diye gülmeye başladı geri zekalı!
"Bana bak, ben gelemem böyle şeye, akıllı olsana!" diyorum, "Hahaahahaaa, sen niye benden nefret ediyosun yaaa?" diyor. Diğer kız her beş dakikada bir "Ay kusura bakmayın nolurrr, siz harika insanlarsınız nolurrr, bizi evinize aldınız nolurrr!" diyor. Benim arkadaşım zaten WhatsApp'ta kavga ediyor, car car car bir şeyler anlatıyor hâlâ. Aklımda sadece yatağım, üzerindeki cipsler ve "Bunların hepsi kıyafetleriyle yerlerde sürünmüştür şimdi, yatağıma değip duruyorlar, offf!" düşüncesi var.
Anladığım kadarıyla kızlar bir aydır arkadaşmış. Sınırsız içkili bir parti varmış, birilerine güvenip dağıtmışlar ama çocuklar bunları ortada bırakıp gitmişler.
Kıza kahve yaptık, bana bakıp yanındakine "Bu niye benden nefret ediyor yaa?" diyor sürekli. Ben de geri zekalı mıyım neyim, kız anlamayacak işte, ne açıklıyorum bilmiyorum, "Nefret etmiyorum canım benim. Kin tutmam ben, neden böyle yapıyorsun onu sorguluyorum." diye sakin sakin anlatıyorum. 
Sonraki sohbeti aynen yazacağım. Gülme krizine girdim çünkü. Sarhoş olan tutturdu Burak'ı arayalım diye. Yakın arkadaşı bi anda "Burak kim Ezgi? Senin sevgilin mi var?" dedi. 
"Evet, sevgilisiii." dedi biri. Hooop, ayık olan bi başladı, "Ezgi, bana neden anlatmadın, ben senin yakın arkadaşın değil miyim?" diye. Biraz daha konuştular, meğer bizim sarhoş Ezgi arkadaşına 98'li olduğunu söylemiş. Sarhoşken "Ben 99'luyum." diyince ayık olan yine çıldırdı: "Ezgi, sen bana 98'liyim demiştin! Yeni yıla seni yanlış tanımışım diyerek mi gireceğim yaaa?" Sarhoş kız yeni bi şey söylüyor, arkadaşı "Ezgi inanmıyorum, bana böyle böyle demiştin. Allah kahretsin yaaa!" diyip duruyor. Ben gülme krizine girdikçe ayık kız "2018 bana yakın arkadaşını tanımıyormuşsun dedi resmen." diyor, ben gülmekten ağlıyorum artık. 
Bu arada benim zekasız arkadaşım oturdu, beyin hücreleri kıçında olan kızlara arkadaşıyla WhatsApp'taki kavgasını anlatmaya başladı. İnanın bana, arkadaşlığımı ben de sorguluyordum o anlarda. Bunlar bi dinliyor, bi yorum yapıyor ama görmen lazım, ulan az önce ağzın kıçına kayıyordu senin, ne bu pürdikkat hâl... Benimki de bunlardan yüz buldukça daha çok anlatıyor bütün gece dinlediğim kavgayı.
Durup durup "Eğer yanıma gelmeseydin, o lamba kapalı olsaydı, defolup uyusaydık... Lan 20 dakika be, 20 dakikayla yatağımdan oldum! Allahım yarabbimmm!" diyorum. 
"Yiyecek bi şeyler var mı?" dediler, o gariban gofretimi getirdiler mutfaktan. Kahvaltımı bi güzel yediler oturup...
"Iııı, acaba çok dökmesen mi ya, ben yatacağım da orda?" filan diyorum arkadan, ama arkadaşımın anlattıkları yüzünden asla beni duymuyorlar. Bi anda ne olduğunu anlamadım, benim salak arkadaşımla sarhoş kız sarılıp ağlamaya başladılar WhatsApp kavgası için... Birisi İbrahim Tatlıses gibi "Ben onu çok sevdimmm, o bana neden böyle yapıyor bee?!" diyor. Diğeri destekliyor, "Ya bi kızı üzmekten daha kötü ne olabiliiir?" diye  bağırıyor sarhoş sarhoş. Yok yaaa, dedim, ben bu gece delireceğim sanırım! "Canım benim döküyorsun amaaa!" diyorum, yok yok yok!
En son, sabah saat altıya geliyordu, ben tek kişilik yatakta arkadaşımın ayak ucunda içerideki odada uyumaya çalışıyordum. Yatağın demiri kıçıma kıçıma giriyor (hâlâ acıyor), içerideki gariban kanepemde üç kişi dizilmiş uyuyor. Başımın altında bez gibi bir şeyi yastık yapmışım, yarım kişilik yere bu cüssemle sığmaya çalışıyorum.
Sabah oldu, arkadaşımın fedakarlık yapası geldi. Kaldırdı bizi yataktan, iki kızı kanepeden odaya aldık. Salondaki kanepede oturup sohbet etmeye başladık. 
Aklıma gofretim geldi, açlıktan ölüyordum... Lakin bitmişti. 2018'in bana ilk hediyesi bu oldu işte. 
***
Hepimiz için, çok ama çok güzel bi yıl olsun. Ben yıla böyle başladım ama umutluyum hâlâ. Ben bile umutluysam lütfen sen de umudunu kaybetme, olur mu? 

16 Aralık 2017

"Erkeğimmm ne derse odurrr!" kızları

Geçen yaz başından beri orada burada gördüğüm "Erkeğimmm ne derse odurrr!" kızlarının ve çeşitlerinin WhatsApp konuşmalarını indiriyorum. Neden bilmiyorum, bana önce trajik, sonra komik geliyor bu sohbetler. Etrafta bu kızlardan çoğaldığını görünce de böyle bir yazı yazmaya karar verdim. Şimdiden söyleyeyim, sen de aşağıda bahsedeceğim tiplerden biriysen senden özür dilemiyorum.
en net örneklerden birisi. bu fotoğrafı paylaşan
bir kadın. sevgili İrem, baban karışsa
ortalık ayağa kalkar, Kadircan karışınca
kral oluyor, ayıp sana hayatım.
Üç yıl önce, çok sevdiğim ve samimi olduğum bir kız arkadaşım vardı. Aynı etütteydik, günümün büyük çoğunluğu onunla geçiyordu. Yazılarımın uzunluğundan konuşmayı ne kadar sevdiğimi anladığını varsayarak söylüyorum, etütte hocaları hayattan bezdirmiştik artık. Normalde dersler için bilmem kaç bin lira para bayılıp otobüsteyken "Keşke sekreter abla arasa da dersler iptal oldu dese, ben de Candemir'le gezsem." diye dua eden biriyken, arkadaşım etütte diye mutlu mesut gidiyordum, "Şimdi şuna güleriz, şunu anlatmam lazım, hehehe, şu hocanın da keli arkadan kalbe benziyor ha, hemen söylemeliyim!" diyordum.
Bir gün ben etüte geldim, koşup yanıma gelen arkadaşımdan ses seda yok. Orada öylece oturuyor. Şöyle düşün, benim için 'dost' kavramı diğer insanların gördüğünden daha farklı. Kardeşim olmadığı için, yakın arkadaşlarımın tamamını öyle görüyorum. O yüzden, böyle bir durum yaşanırsa suçu ilk kendimde arıyorum her zaman. Nitekim aradım da. Yanına gittim, soğuk soğuk davranıyor, sınıfta başka bir kız daha var, onunla konuşuyor sadece. Bütün gün, hatta bütün hafta üzüntüden kendimi yedim bitirdim. "Sorunu ne, ben ne yaptım, Allah Allaaahh istemeden kalbini mi kırdım acaba?" diye diye. 
Sonradan öğrendim ki, kazın ayağı öyle değilmiş. Kendisi, okuldaki sınıfından sevgili bulmuş. Sevgilisi de 'erkeklerle samimi olmasını yasaklamış'. Bizimki de bana bunu söyleyemeyeceği için bir anda iletişimi kesmiş ama çok üzülüyormuş.
Haftalar önce yazdığım 'kadın cinayetleri' yazısında bahsetmiştim. Bir erkek, herhangi bir eylemi yasaklıyorsa, hooop, fikir zikir meselesi, diğer erkekleri de kendisi gibi sanıyor demektir. "Şurayaaa gitmeyeceksinnn, penisi olan herhangi bir canlıyla samimi olmayacaksınnn, bunu giymeyeceksinnn!" Neden? "Bakarlarrr! Arkadaş ayağına yürürlerrr!" Çok affedersin, siktir lan ordan! Ben yürümem de sen yürürsün bence!
İşin doğrusunu öğrenene kadar, arkadaşıma onlarca özür mesajı attım! İşte ben böyle bir geri zekalıyım, suçu direkt kendimde aradım, bulamayınca da boş boş özür dilemekte buldum çareyi. Ne için dilediğim hakkında en ufak bir fikre sahip değilim bu arada. Bi de keşke tek mesajla dilesem, sayfa sayfa, on beş tane mesajda şu yazıyor: "Sanırım seni kırdım, gerçekten bilerek olmadı, n'olurrr beni affetttt!" 
Nedenini gelip sınıftan başka bir 'kız' arkadaşım gelip söyledi üstelik, onu bile kendisi söylememişti. Düşünüyorum, şimdiki Tolga olacaktı, acaba neler olurdu, diye. O zamanki Tolga oturup üzüldü boşu boşuna. 
Devam edeyim, bende bu konuyla alakalı hikaye bitmiyor. Yazlıktayız, kocaman bir arkadaş grubumuz var. Yazlık neticede, ailen sabaha kadar izin veriyor, kalabalıksın, sahile in, içkini iç, yaz sonuna kadar eğlen. O arkadaş grubumuzda da bir kız var, ablası benim yaşımda olan. Niyeyse hiç takılmıyor ablası bizimle, paso evde yatıyor. Tabii ki, insanların tatil anlayışı değişebilir, kimse yazın coşmak zorunda değil ama ne bileyim. Aşağıda her gördüğümde konuşuyoruz kızla, o da sınava hazırlanıyordu o dönem. Her gün, öğle vakti aşağıya indiğinde bir saat boyunca bana okulla alakalı soru soruyor. Ben de tam o dönemde yirmi bininci olup seneye bırakmıştım, yazlıkta havam bin beş yüz. Anacım, gören herkes tipime bakmadan beni Darwin falan sanıyor. Neyse, yaz sonuna kadar biz baya samimi olduk. Beni sosyal medyanın her türlüsünden ekledi. Aradan aylar geçti, bana şu 'takip etmeyi bırakanlar' türü uygulamalardan bildirim geldi, "Bir kullanıcı sizi blokladı." diye. Hayatımda kimseyi engellemedim, o yüzden bu bildirim geldiği zaman içimden kendime sabır, karşımdakine de zeka ve beyin kıvrımı diliyorum. Bu engelleyen tayfanın hepsi, beni önce kendilerinin takip ettiği tayfa oluyor. Canına yandığım, madem engelleyeceksin, ne diye takip ediyorsun? Zaten sana ayıp olmasın diye dönmüş oluyorum genelde, yapma Allah aşkına. 
Yalnız ne dolmuşum... Hemen girdim baktım, hanımefendi hem Instagram hem Twitter'dan engellemiş beni. Bu sefer, anlattığım ilk olaydaki gibi üzülmedim, yazlıktan birini aradım, sordum. Sevgili yapmış o da, sosyal medyasındaki erkeklerin hepsini 'engellemek zorunda kalmış', 'kavga etmişler'. 
Benim de zaten işim gücüm yok, senin sevgilinin ebleh ebleh çıkmış selfie'lerini ekran fotoğrafı alıp telefonuma, fotoğrafa bakarak kol kası yapmak için indiriyorum. Ya da her gün mesaj isteği atıyorum, "Bu güzellik manavdan telefon numarası kadar elma almış. Acaba manav abiden kaç elma almış, bana söyler mi?" diye. Veya fotoğraflarını beğenirken "Keşke kalp butonu değil de 'ağzım sulandı lan yavrumm, öfff beee güzelliğe bak!' butonu olsa diyorum. Hadsiz, herkesi kendin gibi sanmayacaksın!
Bir şey daha anlatacağım. Birkaç yıl önce, benim kendisiyle birkaç nedenden ötürü asla arkadaş olmadığım ama kendisinin beni herkese "Tolga ya, abi çok yakınım o benim, evet evet aşırı samimiyiz, hıhı blogu olan Tolga ya!" diye anlatıp canciğermişiz imajı çizdiği birisi vardı. Sakın yanlış anlama, kendimi yukarıda gördüğüm falan yok, tanıyorsun zaten artık, egolu biri olsam yediğim her boku buraya kendimle alay ederek yazmazdım. Biraz yalancı bir kızdı, bir de benden bile çok konuşuyordu, o yüzden çok yanaşmıyordum yanına. Neyse, aradan biraz zaman geçti, iletişimimiz koptu sonunda. Yaz geldi, ben de her gün dondurmacıya gidiyorum şort tişört bir halde, yarım kilo dondurma yiyorum her gün. İçimden de dua ediyorum, "Allahımmm, şu saç sakal ve kıyafetimle beni kimse görmeden alayım da gideyim." diye. Yine bir gün dondurmacıya gitmişim, kasadayım, bi baktım içeride bu kız! Gördü beni, hemen kafamı çevirdim. Elimde de yarım kilo canım dondurmam, hemen eve gidip film izleyerek yemek istiyorum. Başladım dua etmeye, "Gelmesinnn, tanımamış olsunn, kapkarayım Suriyeli sansın gelmesinn, ayy geldi sanki, Tolga mı dedi o, aaa naber ya?"
Sana yemin ederim, ayaküstü bana kırk beş tane olay anlattı. Beyin bırakmadı yemin ederim. Dinlerken aklıma gelen tek şey, eriyen dondurmam! "Lan," diyorum, "Niye kaçmadın, ne diye duruyorsun!" Bu anlattı anlattı, sonra bana "Ben sevgili buldum bi tane, Wattpad'deki kötü çocuk hikayelerindeki gibi aynı yaaa, içki içiyor, uyuşturucu falan kullanıyor ama çok aşık banaa!" dedi. İçimden "İnşallah IQ testinde eksilere düşmezsin canım.", dışımdan da "Hayırlı olsun da benim kardeşim çok hasta ona dondurma aldım canı istemiş son isteği buymuş hadi bay bay." gibi dünyalae geri zekalısı bir şey söyleyerek eve geldim. 
Akşamına, telefonum çaldı. O kızla ortak bir arkadaşımız arıyor. Konuştuk konuştuk, "Ya Tolga ben seni niye aradımmmm. Abi, xxxx'in sevgilisi sen xxxx'le dondurmacıda konuşmuşsun diye çok sinirlenmiş, seni dövecekmiş sanırım. xxxx'in de hoşuna gitmiş, bana anlatıyor geri zekalı." dedi! 
Bak yükseliyorum yine! Olaya bak, yorumumu yazacağım ama kelimeleri toparlayamıyorum! Elle tutulur hiçbir yanı yok olayın. Bir tarafta sevgilisi arkadaşını dövecek diye mutlu olan bir geri zekalı, diğer tarafta konuştuk diye bana saldıracak olan bir narkotik! Olayı ilk duyduğumda "Gelsin olummm, ben lisede dil anlatım öğretmenimi dövdüm lannnn! İki metreyim lan benn, herkes kendine gelecekk!" diye geri zekalı gibi bir tepki vermiştim, sonra çok affedersin, kıçımla gülmüştüm. 
Evet, bu kızların çeşitleri oluyor yukarıda yazdığım gibi. Kimisi bu "Erkeğim ne derse odur." olayını belli etmeden yapıyor, kimisi aşırı belli ediyor. 
Bi kısmı, dip boyası gelmiş saçlarıyla, dar paça kotuyla, vicdanına kadar çektiği eyeliner'ıyla ve elindeki nargilesiyle Huqqa'da ağzından dumanlar çıkarken yanındaki Ömer'le snap atmaya çalışan Nazlılar! (Nazlı, Ömer ve Keriman adında olup böyle olmayan herkesten özür dilerim ama cuk oturuyor.) Genelde karşılarında ya başka bir Nazlı ve Ömer var ya da "Ben eniştemin poposunun sağ lobunu kremşanti döke döke yerim." diyen Keriman var. O Keriman aynı zamanda Ömer'in arabasının arka koltuğunda tek başına tam ortada oturuyor, ya da affedersin, oturmayıp ön koltukların arasına yaklaşarak kafasını dışarı çıkarıyor, eniştesiyle sohbet ediyor. Sinyallerini efsane bir şekilde veriyor, "Ben de sevgili bulunca Nazlı gibi olucammm!" diye. 
Peki, bu Nazlılar neler yapıyor? Efendim, bu Nazlılar, kendilerine karışılmasından hoşlanıyor. Hatta ileri boyutu, karışma sekanslarını küfürlü bile sevebiliyorlar! Aynı, az sonra atacağım Karina gibi. Kıskanmak, sevgi göstergesidir, sevgi gösterisi değil; ancak bunu asla anlamıyorlar. "Sevgilim kısa giyme dedi, sevgilim şunu yapma dedi, sevgilim bana lan dedi, kurban olurum ben ona. Hehehe, Keriman, kız enişten kızıyor yapamam bunu.", kurdukları cümlelerden birkaçı sadece.
Buyrunuz, Nazlılardan bir ekran fotoğrafı daha görüyoruz. Kendisine "mi" "mı" soru edatıyla ricada bulunan sevgili istemiyorlar, "Gelir misin?" insanlar arasında bir söz iken, "Yürü lan." şeklindeki hitap şekli sanırım Nazlılar ve sevgilileri arasında bir folklor, bir motif. Zaten bu tayfa genelde "misin"i bitişik yazan tayfa... Ben değil, onlar kendilerini ötekileştirdiler vallahi. Dünya nüfusunun yarısını kaplayan erkeklerin olmadığı tek bir yol yokken, "Sen şuradan gidecen lannn!" denmesini istiyorlar, çünkü orada penis yok! Yürü be Ömer, oradan sen yürü! "Bacaklarını kırarım." tehditini duymak isteyen Nazlı, potansiyel boksör arıyor olabilir, hareketler kendi üzerinde denensin istiyor bile olabilir! "Öpmücek abi, kıyamıcak, öptü demi" kelimelerini çeviremedim sevgili Nazlı, Demet Akalın bile senden daha doğru yazıyor canım. 
Bir de, şuraya iki tane ibretlik örnek bırakacağım. Bu üç ekran fotoğrafı da aynı kişiden bu arada. Sevgilisiyle evlenmişler bir de. Tek dileğim, kızın bir gün şiddete uğramaması. Bir de bir dileğim daha var sanırım, Allah aşkına çocuk yapmayın. 



Evet, ilk komiklik bu mesajları atan kişiyi 'huzurumm <33' diye kaydetmesiyle başlıyor. Huzura bak beee! Parmaklarımı yormayacağım. Midem bulanıyor her okuduğumda. 

Bütün yazıyı, şu son paragraf için yazdım. Beni dinler misin, şu tüm belaları üstüne çekmiş salaktan akıl alır mısın bilmem. Ama eğer; hayatındaki kişi seni üzüyorsa, sana küfrediyorsa, 'Lan' bile diyebiliyorsa, ailenin karışamadığına karışmaya çalışıp seni kısıtlıyorsa, üslup sıkıntısı düzelmiyorsa, hayatınla ilgili kararları senden habersiz verip uygulamaya çalışıyorsa, yukarıdaki fotoğraflardan fırlamış gibiyse ya da anlattığım anılardaki kişilere benzeyip sana "Samimi olma, engelle, konuşma, muhatap olma." diyorsa, kıskançlığı sevgi göstergesi değil de sevgi gösterisi olarak görüyorsa, dışarıdan gelip hayatının her zaman içinde olan insanlara karışmaya çalışıyorsa... lütfen ayrıl. Kendine bunu yapma, seni aşırı mutlu etmesi gerekirken strese sokan şeylerden kaç, kurtul. Sevgi bu değil, gerçek sevgi asla değil. 
Yazı bitti valla. Güyaaaa xxxx'in narkotik sevgilisi beni dövecekmişşş, peeeeh, gelsene lan Fındıklı'ya!!!!!