6 Mayıs 2017

Yepyeni Bir Kavram: Yeniden Yapımcılık!

Annemden babamdan çok Acun'u ve beyin kıvrımlarımı artıran kanalının simgesini gördüğümü fark ettiğimden beri iyi değilim. Bir sağa döndüm, bir sola döndüm, deliye döndüm ve yine Ilıcalı'yı gördüm efenim! "Ebru Gündeş bu kadar delirmemiştir." diye tahmin ediyorum!
İsmine 'yeniden yapımcılık' dediğim bu eylem ve üşenmeyip bu dergi için yeniden yarattığım televizyon programları için; önce, ucu bucağı olmayan hayal gücüme; sonra, canım Adana'mdan elin İstanbul'una 'okumaya' diye gelip kendi etrafında 360 derece dönebilen sandalyemde dönerek düşünmekten kendimi alamadığım ömrümün neredeyse tamamını kapsayan boş zamanıma ve daha sonra, Acun-Ebru ikilisine kocaman teşekkürler ediyorum!
Ayrıca, yukarıda 57 kelimelik cümle kurabilmemi sağlayan Türkçeme de teşekkür ediyorum ve programları yeniden yaratmaya başlıyorum, buyrunuz:

zeynep öztürk sana aşığım
Program adı önerilerim: "Bu Da Benim Serseri Serbest Stilim", "Sen Benim Tarzıma Laf Mı Söylüyon!?"
Formatı: Önerdiğim ikinci ismi görünce aklınıza hemen 13 tane pembe bar taburesine oturmuş, atarlı giderli 13 kadın geldi, di mi? Ancak bu programda "Bu elbise senin proporsiyonuna uymamış." cümlesini duyunca, yok efendim ağlamakmış, sinir krizi geçirmekmiş, stüdyoyu terk etmekmiş filan, olmayacak! Vallahi birinin diğerine "Ben bu varoşların arasında daha fazla kalmak istemiyorum!" dediğini duyayım, Adanalıyım ulan ben, ortalığı ayağa kaldırırım! Ortam geriliyor mu, hop abicim ver arkadan "Dembabaaa Dembabaaa!", her şey anında tatlıya bağlanacak. Sunucu olarak, her saniye "Arkadaşlar, arka tarafı ekran önüne taşımanızdan bıktık. Şimdi de kulisteki olayın aslını dokuzuncu kere arkadaşımız Ayşenaz'dan dinleyelim, çok sessiz kaldı kendisi. Seyirci de öğrensin diye soruyorum yanlış anlamayın ama kulisi buraya taşımanızdan gerçekten bıktık artık!" diyen, bir dediği ile diğer dediği kesinlikle örtüşen ve amacı, zaten avaz avaz bağıran kadınları daha fazla kızıştırmak olmayan biri olacak. Tıpkı şu an izlediğimiz gibi, kanatsız melek yahu! Üç tane de 'hoppidi' jüri ile formatımı tamamlıyorum. Stil programı dediğin bence böyle olur.

acun abi alamanyadan geldim bitbaks yapacam

Program adı önerim:
"Kamil Abi Ekmeğimi Yedi"
Formatı: Kesinlikle buram buram ün, şan, şöhret kokan bir 'ünlüler takımı' ile buram buram halk kokan bir 'gönüllüler takımı'nı denizin ortasında bir adaya bırakıvereceğim. Ben öyle “Helikopter adaya insin, bizimkiler içinden havalı havalı çıksın.” sevmem! Taksınlar paraşütlerini, helikopter adaya yaklaşınca atıversinler aşağıya kendilerini. ‘Yaşam mücadelesi başlangıcı’ dediğin böyle olur yahu. Ülke mutfağında etler, tavuklar, sebzeler, baharatlar birbirini yesin; sen git, fantezi olsun diye aç kalmayı seç ama daha fazla pirinç yemek için Kamil Abi’ni döv, olacak iş mi! Ayrıca, program inanılmaz eğitici olduğu için haftanın her günü, saatlerce, birkaç kere yayınlanacak. Yanlış anlamayın, sizin tek seferde anlamadığınızı düşünüyor değilim; amacım bilgileri pekiştirmek!

Program adı önerim: ​“Kamil Abi Ekmeğimi Yedi Panorama”
Formatı: ​Dünyadaki açlık, savaş, kirlilik bittiği için, tek dertleri “Kamil Abi bugün Hakan Abi’nin kaç gram ekmeğini yedi?” olan ve ses tonlarını duyduğunuzda dünya meseleleri konuştuklarını düşündüğünüz biri erkek biri kadın iki kişi olacak. Programda verilen önemli bilgileri bize yeniden verecekler, yetmeyecek, müptelası olan seyircileri stüdyoya toplayıp çok önemli sorular soracaklar. Sınava çalışan öğrenci mantığı şu değil miydi: Konuyu dinle, tekrar yap ve soru çöz! Aynısı işte! Hamidiye Teyze’nin Kamil Abi için stüdyoda attığı çığlıkları dinleyeceğiz. Eğer soruları doğru çözüp yüksek puan alırsa, sezon sonundaki gurur tablosuna Hamidiye Teyze’nin fotoğrafını asabiliriz!

tolga akgül, ilişki koçluğuyla yine göz doldurdu

Program adı önerilerim:
​“Fıtrattaysa Olur”, “Kaderinde Yazılmışsa Yaşarsın” 
Formatı: ​Öyle halk için başvuru adresi verip, ajanslardan oyuncu adayı toplamak filan, sen hayırdır yahu! Bu programda her şey gerçek olacak. Sinir krizleri, bayılmalar, aşk acıları, duygu patlamaları programın temelini oluşturacak. Canı sıkılan, içi bunalan yarışmacımız, 33 ekran bir televizyonun bangır bangır komut vermesiyle kendini, kameraya bakıp tek başına ağlayarak konuşmak için ‘süt beyazı’ odada bulacak. Bence ‘kırmızı oda’dan daha güzel, üstelik beyaz yahu, ferah ferah görünür vallahi! Bu arada, erkek egemenlikmiş, “Benim beyim ne derse kanun odur.”muş, “Bu eteğin boyu ne lan böyle!”ymiş, “Kıskanmayan erkek ‘yumuşak’tır, ‘delikanlı’ değildir, ‘adam gibi adam’ ‘hatun’una kısa giydirmez.”miş, kadına el kaldırmalarmış; gelmeyeyim oraya, bacaklarınızı kırarım! Serbest olan tek şey, erkek adaylarımızın gömlek düğmelerini göbek deliklerine kadar açmaları. O kadarına da karışmayalım!

münevver hanıma talibim esra hanım

Program adı önerilerim:
​“Tolga İle Evlenince Kalıtsal Varyasyon”, “Tolga’yla Seri Üreyiverin” 
Formatı: ​Bunlar kaldırılıyor muydu en son, bir şeyler oluyordu sanki! İlk önerim, gelen her adaya şarkı söyletmek. Türkiye’nin yeteneklerini buluyoruz, biliyorsunuz. Bırakın dileyen Ankaralı Turgut’tan söylesin, dileyen Sia’dan; biz eğlenmemize bakalım! Evlenmek için başvurup programa gelen ve 556 bölümdür evlenemeyen Hikmet Abi’yi, ilişki koçunu koltuğundan atarak koçun yerine koyacağız. Ortalık bir anda karışıp sesler bir anda yükseldiği an, keseceksin canlı yayının sesini; seyirci sessiz sinemasını izlesin dursun. Hatta bir an “Acaba televizyon mu bozuldu? Ses kapatma tuşunun üstüne mi oturdum yahu?” diye düşünebilsin, paranoyak etsin herkesi! Ve yine ‘hoppidi’ bir sunucu ile formatımı tamamlıyorum. 

Açıkçası, bunlar içinize sinmezse, elimde birkaç format daha var. “Her Güne 1 Yeni Klasik” diye bir program olsun mesela, “Kamil Abi Ekmeğimi Yedi”deki yarışmacılar, evlerinde dünya klasiklerini okuyup kitabı anlatsınlar, karakterlerden bahsetsinler, yazarını tanıtsınlar. Ya da “Sanatçıya Soruyorum” diye bir röportaj programı olsun, gelen konuk senaristte tekniğini anlatsın, oyuncuysa beslendiği şeyleri, yazarsa yazma serüvenini. Soruları soranlar da “Bu Da Benim Serseri Serbest Stilim”deki 13 kadın olsun, bizim sanatçıyı terletsinler! Veya “Bugün Sahnede Ne Var?” diye bir tiyatro programı olsun, şehirlere gelen oyunlardan ve içeriklerinden kısaca söz etsin. Bunları izlemeye “Fıtrattaysa Olur”dakiler gitsin, not alsın, bizlere anlatsınlar. 
Bu programların ‘panorama’sını izlemeyen de Acun-Ebru gibi olsun!

Tolga Sözlüğü
hoppidi: (sft.) ağlaması ile hareketli türkü duyunca ağlamayı bırakması arasında geçen sürenin dört saniye olduğu insan.
yumuşak: (geri zekalılara göre insan'a, kalan insanlara göre nesneye sft.) sertin tam tersi, dokunulduğunda çukurlaşan şey.
delikanlı: (geri zekalılara göre şöyle sft.) muhteşemmm, öpülesiii, sözünün erii, güvenilirr, kıskanç, sahiplenici, 'hatunumm' diyen, off anam offff errrrkek! (ancak kalan insanlara göre şöyle sft.) çocukluk çağından çıkmış genç erkek. 
adam gibi adam: (yukarıdaki özelliklere ek olarak) yardıma ihtiyacınız olduğunda koşup işinizi halletmiş ya da sizin sevdiğinize yan gözle ölse bakmayacak olan errrrkek 'gardaş'ınız. çok selam söyleyin benden canım.


NOT: Bu yazı, bir dergi için yazıldı. Dayanamadım, hemen buraya da koydum. Blogta yüzümü ilk kez paylaştım bu arada, keşke düzgün bir fotoğrafımı koysaydım, yine rezil oldum lan. 


3 Mayıs 2017

Başıma gelenler, hep senin yüzünden!

Neredeyse yedi hafta olmuş eve çıkalı. Açıkçası, İstanbul, ilk yılımda sanırım bana pek iyi davranmadı. "Allahın Adanalısının ne işi var burda lan!" mı dedi ne yaptı bilmiyorum ama başıma gelmeyen kalmadı. Eğer en başından beri okuyorsan biliyorsundur, ben buraya ilk geldiğimde, eylülün başında, eve çıkmıştım. Çatı katıydı, arada bir kafamı duvarlara vuruyordum, alt katımda Suriyeliler ve Romanlar yaşıyordu ama çok sevimliydi bence. İnternetim yoktu diye bir kumarhaneye gidip her gün yedi bardak çay içiyordum, amcalar nargile içip küfrederken ben yazı yazmaya çalışıyordum. Bir de tabi bir Tolga Tilbe hikayesi, sanırım artık bahsetmeme gerek bile yok. İki acılı lahmacun yiyip klavye başına oturuyormuşçasına hüzün, keder, özlem, sıkıntı, dert; ne ararsan işte. "Vazgeçtiii direnişimm, seni sevmeyi ağır ödüyorummm." eşliğinde yemek yapma, ev temizleme. Sadece tv2'yi çeken televizyonumdan ola ola Kavak Yelleri bağımlısı oluşum, Efe'ye hissettiğim yakınlık. Bir yandan da her gün "Arkadaş buldun mu, yanına birini alıyorsun di mi?" diye soran annemlere de ev arkadaşı bulacağımı söyleyip kimseyi aramamıştım. Kafamdaki tek aday maalesef buzdolabına benzediği için uyuşamadık. Babam Acun olmadığı ve ben de daha fazla yük olmamak istediğim için yurda geçmiştim. Dayanabileceğim kadar dayandım, bak çok ciddiyim. Ben kolay kolay biriyle yaşayabilecek birisi değilim, hele ki kıçımın hemen dibinde olan biriyle. Ama en son, oda arkadaşlarımı geçtim, temizlik görevlisi, temizlik şefi ve en sonunda da yurt memuruyla bağıra çağıra kavga ettim. Yazdıklarımda abartma hiç yok, en son adama "Hadsiz! Terbiyesiz! Kimsin lan sen, göreceksin gününü hayırdır sen!" diye bağırıyordum. Hah, aynı gün, eşyalarımın tamamını toplayıp yurttan ayrıldım. Havalı bir şekilde çıkmayı çok isterdim ancak burnumda sümüğüm, elimde iki kırık valizim ve yanımda yine iki valizimi taşıyan bir başka arkadaşımla, yapabildiğim tek şey arkama bakmadan küfrederek çıkmak oldu. 
O günden beridir evde kalıyorum. Hayat burada da cilvesini gösterdi bu arada. Ev iki oda bir salon, iki oda da dolu tabi. Salonun girişini de artık ne düşünerek yaptılar bilmiyorum, kapısız yapmışlar. Ve bilin bakalım, kim salonda kalıyor... Rica ettim, çivi çakarak dünyanın en korkunç rengindeki çarşafı bir uçtan bir uca astık. Resmen estetik cinayet! Zaten sadece üst taraf kapandı, alt boş kaldı, giriş kapısı hemen dibimde bir de. Milletin misafiri geliyor mesela, allahımmm, o çarşafa bakmak için iki saniye duruyorlar, "Bu ne lan?" diyerek. Ben de o arada içime içime ağlıyorum çarşafımın rengine ve duruşuna bakıp. Eve bir arkadaşımı çağırmak istiyorum diyelim, çarşafımda bir surat beliriyor, "Heheheh, emin misin burayı göstermek istediğine?" diyor sanki. İki kocaman kanepe var odada, ben önce kanepede uyuyordum. Tabi iki metre adamı sığdırabilecek herhangi bir kanepe henüz üretilemediği için her sabah 90 yaşındaki Metin Amca gibi "Anammm anammm belimm, oyy kulunçlarımm!" diye bağırıyordum. Çatı katındaki evimden kalma yer yatağında uyuyorum bu yüzden, kanepelerde kıyafetlerim var. Serdim külotlarımı dört bir yana, ohhh, çarşafımı açan birisi manzarayı gördükten sonra psikolojik destek isteyebilir sanki. Ha bir de yazmayı unuttum. Ev arkadaşlarım iki tane ÇİFT! İkisi de sevgilisiyle kalıyor. Bir çift var kiii, anam anamm, içeride ne yapıyorlar ne ediyorlar, kim kimle, seslerden şak diye anlayıveriyorum. O işi biraz daha sessiz yapmaları gerekiyor bence. Hayır abi, kıskanıyorum bir de. İnsan en kötü gider ilişkide üçüncü kişi olur di mi, ben oldum mu sana beşinci kişi... Onların seslerini duydukça odadaki benim sarı çarşafımla konuşasım geliyor, "Eee, sana otantik ve erotik manzaralar sunamıyorum kardeşim, kusura bakma. Bende daha çok sanat vallahi!" Bunlar içeriden çığlıklar atıyorlar, ben Hamlet okuyorum. Bunlar işlerini halledip yorgunluk sigarası içiyorlar, ben Nazan Öncel dinleyip yazı yazıyorum. Bunlar ikinci postaya geçiyorlar, ben internetten Posta gazetesi okuyorum... Ben var mıyım yok muyummm, kimse takmıyor; kavga ediyorlar, bütün her şeyi duyuyorum çünkü çok affedersin kıçlarını yırtıyorlar. "Hoop abi, kız haklı şimdi." diyesim geliyor, sanki önümde oluyor olay. Ama yapacak bir şey yok, burası olmasaydı sokakta kalacaktım bildiğin. O yüzden bir iki ay daha dayanmam lazım, neticede kıskançlık faktörü de var, "Ben neden yalnızım lann!" dedirten. 
Geçen cuma, evde yine ben ve sarı çarşafım oturuyoruz. Bunlar da üç gün tatil diye, sevgililerini alıp tatile gittiler. Bu arada, cumartesi sabahın köründe Radyo Tv'den dört tane sınavım var, pazar günü olanlardan bahsetmek istemiyorum bile. Otuz iki üniteden sorumluyum bildiğin, "Özetlerden okur, öyle not çıkarırım." diye diye ben her şeyi cuma gününe bırakmışım. Hedefim, sabah üçte uyanıp yediye kadar ders çalışmak, sonra da ebesinin nikahından Göztepe'deki okula sınava gitmek. Saat gecenin on biri, bir anda efsane bir 'şak' sesiyle elektrik gitti. Hemen kapının yanına koştum, şalter atmış. "Ohh," dedim, "İndiririm ve elektrik gelir." Ben şalteri indiriyorum, apartmanın içinden cızırtılar geliyor. Altıma sıçacam korkudan, açtım kapıyı koştum aşağıya. Bir baktım ki ana şalter kablosu pert olmuş, alev çıkıyor üstünden. Hemen bütün şalterleri kapattım, alev söndü. Bu arada telefonumun şarjı yüzde 45 mi ne, bırak gece üçü, bir saat sonrasına bile dayanmaz. Gece üçte kalkıp ders çalışacaktım güya, evde lamba yanmıyor lan, mum hak getire zaten! Sandalyeye oturdum, perdeleri açıp güneşin doğmasını bekledim. Sıfır uyku ve bir kısmı yetişmeyen konularımla sınava gittim. 
Bilin bakalım kim sınava telefondaki screenshot'la girilemeyeceğini unuttu? Koskoca Göztepe'sin sen ya, sabah bir internet kafe açık olmaz mı, bir kırtasiye açık olmaz mı giriş belgesini çıkarabilmek için? Yok yok yok! Fotoğrafçılara soruyorum, adamlar "Bizde yazıcı yok." diyor. Okula girdim utana sıkıla, müdüre anlattım durumu. Adam aldı beni odasına götürdü belgeyi çıkarmak için. Ancak tabii ki ben yine bazı salaklıklar yaptım. 
Bir gün, ezberlemeyip kaydettiğim şifreleri bilmem gerekeceğini hissediyordum. O gün, cumartesi olmamalıydı! Açtı sayfayı adam, "Hadi bakalım yaz tc ile şifreni de çıkaralım belgeni." dedi. Haydaaa, lan ben ezberlemedim ki! Bir kere attım kıçımdan bir şifre, onu da kaydettim, bilmiyorum! Kısık bir sesle "Şeyy, ben şifremi bilmiyorum, kayıtlı diye hiç bakmadım." dedim. Adam bi durdu şöyle, o nefes alışverişini duyuyorum bu arada. "Ama telefonumda var giriş belgem, ekran fotoğrafı almıştım, aha bakın bakın." diyip duruyorum. "Yazıcıya bağlansana o zaman." dedi, tam bağlandım, sıçtığımın yazıcısının wifi kısmı bozukmuş! En sonunda, en yakın arkadaşımın bana attığı Whatsapp fotoğraflarını ve hafif erotizm içeren görüntülerimi unutup "Bilgisayara telefonumu bağlayalımm!" dedim. Bağladık. 
Kendimden en çok utandığım andı diyebilirim. Oyyyy, çarşaf gibi çıktı meydana galerim, neleeer nelerr! "Oğlum bunlar ne?" diyor adam, "Kusura bakmayın müdür bey, arkadaşım biraz orospu olmuş." mu diyeceğim adama?  Yandan da müdür yardımcısı "Kendisi hariç herkeslerin fotoğrafı var... Bu yeni nesil uçmuş vallahi." diyor, daha çok utanıyorum. En son aldım adamın elinden bilgisayarı, "Verin verin ben bulurum." dedim, çıkardık belgeyi. 
Sınav çıkışı, evde elektrik yok, telefonumu şarj edip internete bağlanmam lazım diye kalktım Starbucks'a gittim. Yemin ediyorum şu gariban kahveciyi kahve almak için kullandığım o kadar az gün var ki. Ya tuvalete gidiyorum, ya hava soğuksa ısınmaya. Prizin yanında bir koltuğa geçtim, bir film açtım, o kocaman koltukların birinde bir uyumuşummm, ağzımdan salyalar aka aka uyandım yemin ederim. 
Başına bunlar gelen ve diğer gün sınavı olan her geri zekalı öğrencinin yapacağı gibi, ben de "Cumartesi de hava ne güzelmiş, ne işim var evde yahu." diyerek arkadaşımı aradım. Önce onda kalacağımı söyledim, sonra da Kadıköy'e gelip benimle bu havanın keyfini çıkarması gerektiğini anlattım. Kalktık beraber senaryo konferansına gittik, oradan çıkıp yemek yedik ve tiyatroya gittik. Muhteşem geçti orası ayrı ama sabah dörtte eve geldik, ben yine iki saat sonra uyanıp sınava gittim... Eve geldikten sonra öğlen üçte bir uyumuşum, sabah üçte uyandım. Kimse bana ulaşamamış, davul çalsa bile uyanamadığım için hiçbir aramayı da duymamışım. Yemin ederim, hâlâ uykum var. 

21 Mart 2017

Yedi ay sonra, tam yanımdan O geçti.

-Bütün yazı boyunca bu çaldı.-
Elimde, yurttan apar topar ayrılınca eşyalarımı sığdıramadığım için evde bıraktığım çantam yüzünden dört koca kitap; omzumda, sıcak yüzünden nereye koyacağımı bilemeyip attığım mavi ceketim; boğazımda, hastalığım yüzünden kocaman bir yumruyla, Kadıköy'de aşağı doğru inerken, O'nu gördüm.
O'nu en son, ağustosun on beşinde, İstanbul'a ilk gelişimde, kayıt için okuldayken; yarı tesadüfi bir şekilde görmüştüm. Kapıdan girişiyle kalbimin göğüs kafesimden çıkması aynı anda olmuştu. Saçları beklediğimden daha sarıydı, parfümü çok güzel kokuyordu. Konuşmuştu sonra, sesini duymuştum. Sesi vardı, sesinin tonu, tınısı. Elimi sıkmıştı hatta, oturup konuşmuştuk. 
Anlattıklarımdan sonra, beni okul kapısından geçirirken, onu bir daha görmek için can atıyordum. Bana cevap vermemişti, ne diyeceğini bilememişti ama belki de cevap vereceği zaman her şey olumlu olacaktı. 
Bana on üç gün sonra attığı, içinde, içimi mahveden cümlelerin olduğu o mesajı attığındaysa, bir daha asla görmeyeceğim sanıyordum. Aynı şehirde olacağız, aynı okulda olacağız, ama onu görmeyeceğim. Görmeyeceğim işte. Denk gelmeyeceğiz, aynı yerlere gitmeyeceğiz, aynı semtte dolanmayacağız. Bana hiç gelmeyen birisi, benden bir mesajla giderken; ona el salladım ve onu uğurladım sanıyordum. 
Onunla kendimi beraber hatırladığım tek bir kare var. Karşısında titrerken konuşan, dokuz ayın acısını karşısındakine anlatan, Adana'dan İstanbul'a gelmiş, geldiği yer hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir ben ve beni, hayretler içinde dinleyen, anlattıklarımı dinlerken önündeki yemeği yiyemediği için eliyle iten ve sigara yakan, ne diyeceğini bilemeyen o.
Hatırlıyorum. Sınav yılımın ortası, iki buçuk aydır tek kelime konuşmamışız. Ben öyle bir seviyorum ki, fotoğrafını gördüğüm an içim gidiyor, kalp krizi geçiriyorum, her gece konuşacaklarımı düşünüyorum. Bir mekandayız, mesaj atmak için içim gidiyor. Arkadaşım telefonumu almış elimden, "Yazmayacaksın." diyor, izin vermiyor. Ama kafaya koymuşum, yazacağım. Hem o da beni merak ediyordur, ikinci kez sınava hazırlanıyorum, sormak ister belki de halimi hatırımı. Sohbet oradan yürür, benim yüzüm güler. Severken gurur mu olurmuş? 
Eve vardığım gibi telefonumu açıyorum. O kadar heyecanlıyım ki, bu sefer olacak biliyorum. Beni kabul edecek, istememezlik yapmayacak. "Napıyorsun?" yazıyorum. Altta "yazıyor..." çıkıyor. Telefona yapışmış haldeyim, gözlerim ekranın üzerinde. Ne yaptığını söylüyor, beni soruyor. Beni soruyor işte, başardım, oldu. Söylüyorum. 
Sonrası yok. Yazdığım mesaj görülüyor. Bir buçuk saat boyunca ekrana bakıyorum. Bir şeyler daha soracak, "Çalış bak, yanıma gel." diyecek. Demiyor. Sohbet burada bitiyor. Dört cümle. Yazmaya karar verişim dört koca gün ve mesajlaştığımız dört küçük cümle. 
Bizim evde bir kanepe var, sığamadığım, her uzandığımda belimi mahveden. Elimde telefonumla, telefonumu yüzüme doğru kaldırmış sımsıkı tutarak uyuyakalıyorum. Sabah uyandığımda olanları anlatmak bile istemiyorum. Gece ateşlenmişim, koltuk yüzünden belim mahvolmuş, ateşlendiğim için ağzımın içi yara dolmuş, telefonu sıkmaktan avuçlarımla parmaklarımın arası kanamış. 
O hafta hiçbir şey yiyememiştim. Yaralar yüzünden. Habire uyuyordum. Rüyamda görürüm diye. Gözlerim şişmişti artık uyumaktan.
Yine hatırlıyorum. Konuşmaya ilk başladığımız zamanlar, dershanede hep en önde otururdum. Herkesten önce çıkayım da eve koşayım, onun yüzünü göreyim. Uzağı göremiyorum diye, dakika saymak için. Zil çalınca da koşa koşa eve giderdim.
İstanbul'a ilk gelişimi hatırlıyorum sonra. Bana o mesajı, gelmeme bir gün kala atmıştı. Adana'da nasıl kalırım diye uğraşmıştım. Kimseye belli etmemek için, araba garajında ağlayıp insanların yanına geliyordum. Bir ev tutmuştum, çatı katındaydı. Gelince, halletmem gereken o kadar işi tek başıma yaparken, yolları karıştırınca, yemeği yapamayınca, temizliği beceremeyince, oturup ağlıyordum. Bunların hepsi, o, beni sevmedi diye oldu! Beni sevseydi, bunların hiçbiri olmazdı ki! Allah benim belamı versin! 
Doğum günüyle sınavım arasında tam bir hafta vardı. Ben, sınavıma bir ay kala, onun doğum gününe gün saymaya başlamıştım. Dayanamayıp bir gün öncesinin gecesinde kutlamıştım. Hatta annemi ikna etmiştim, sınavımdan sonra İstanbul'a gelecektim, onunla buluşacaktım. Ona hediye alırdım belki, bir kahve içerdik, ben Adana'ya geri gelirdim. 
Önümde uçak bileti sayfası açık. Tek yapacağım şey, 'onayla'ya basmak. Ondan bir duysam, "Gel, içeriz." dese, anında gideceğim. Ne sınavı be, aklıma gelen en son şey sınav. Dayanamayıp sormuştum, "Geleyim mi?". 
Bana hayatında birisi olduğunu, mutlu olduğunu anlatmıştı. Teşekkür etmişti, ama gelirsem hayatındaki kişiye ayıp olacağını söylemişti. Evet, onaylamıştım; ama mutsuzluğumu.
Nazan Öncel, Yıldız Tilbe... Onun fotoğrafını gecenin birinde açıp ikiye kadar konuşurken arkadan şarkı söylüyorlardı, ben de prova yapıyordum. Şöyle diyeceğim, bana şunu söylerse öyle diyeceğim, ya demezse, o zaman da böyle derim!
Uçaktan inerken, insanlar İstanbul'u seyrediyorlardı. ben de "Şimdi bu dairelerden birisinde O mu oturuyor?" diyordum. Aynı şehirde nefes alıyorduk artık. 
Birinden nefret etmek için dua edeceğim aklıma gelmezdi. Sonra görmek için, sonra görmemek için, sonra beni hatırlaması için. Belki de unutmaması için, sonra mesaj atması için. 
Cehennemin dibindeki okuluma, sırf kantinde onu görürüm diye kendi fakültem olmadığı halde gidip oturdum. Bütün arkadaşlarını gördüm, Hepsi kanlı canlı karşımdalardı, bir tek o yoktu.
Diş hekimliğini kazandığımı görsün diye durum paylaşıyordum, en sonunda mesaj atmıştı, hayırlı olsun demişti. 
Aşk acısı çekince hayatınızdaki en ufak kötü gelişmeyi ona bağlıyorsunuz. Kaleminiz mi kırıldı, sizi sevmediği için. Ev mi kirleniyor, size değer vermediği için. Yolunuzu mu kaybettiniz, size yazsa emin olun doğru yolda olurdunuz.
Elimde kitaplarım ve omzumda çantamla Kadıköy'de yokuştan aşağı inerken, tam yanımdan, iki arkadaşına en kenarda bir şeyler anlatarak O geçti. Yana doğru dönmüş konuşuyordu.
Görünce elimdeki kitaplara ne olduğunu bilmiyorum. Arkamı döndüm. O, yokuş bitene kadar yana dönerek arkadaşlarına bir şeyler anlatmaya devam etti. Sonra da sola döndü, gözden kaybolana kadar izledim.
Bundan sonrasını yazmayacaktım, yazmak istemiyordum.
"Ben gidiyorum." diye bağırıp o yokuşu koşa koşa çıkıp sola döndüm. Her yere baktım, koşa koşa. Bir yandan ağlıyorum, bir yandan mekan kapılarında durup içeri bakıyorum. O kadar rezil, o kadar kimsesiz, o kadar çaresizdim ki.
Arkadaşım telefonda "Seni tabii ki gördü, görmemezliğe geldi. Şimdi eğer karşısına çıkmış olmak için çıkıp kendini gösterseydin senin aciz olduğunu düşünecekti, yapma." derken, bir mekanın merdivenine çöküp hıçkıra hıçkıra ağladım.
Beni görmedi diye mi, gördü de umurunda bile olmadım diye mi, görsün diye uğraşıp başaramadım diye mi, bilmiyorum. İki metre adamı görmüştür diye düşünüyordum.
Saçlarını kestirmiş, sarı kısımları gitmiş. Bembeyaz teni vardı. Simsiyah giyinmişti.
Allahım, neden ben? Dün hayatımın en boktan günlerinden birini yaşadım sanırken, o valizleri acilden çıkmış hasta halimle yaka değiştirip taşırken sınavımın en zor kısmındayım sanıyordum. Bugün neden böyle oldu? Ben neyi yapamadım da yine olmadı, yine niye üzülen, mahvolan ben oldum?
O mekan merdiveninden kalkıp onu aramaktan ve ona kendimi göstermekten vazgeçmiş bir şekilde rıhtıma doğru yürürken, aklımda tek bir şarkı çalıyordu: "Bunca şeyden sonra, bir sitem etmişim, çok mu? O kadar özlemişiz, bir merhaba yok mu? Ah o susmaların, başını eğmelerin, ya o gitmelerin yok mu? İnanıyorum hâlâ, bir deli gibi sana, inanmasam mı yoksa, bir umut işte..."
İyi değilim, iyi olmak için çabaladıkça daha da kötü oluyorum. Bu bir sınav mı bilmiyorum ama çok uzadı, artık kaldıramıyorum, başaramamaktan da çok korkuyorum. Ve sanırım başaramıyorum.




17 Şubat 2017

İstiklal Caddesi'nden Numune Aciline...

'İstanbul' demek, Adanalıların kendi şehirlerinde dokuz dereceyi görünce "Bugün evden çıkılmaz, hava buz gibi!" demesine rağmen İstanbul'da dokuz dereceyi görünce "Ayy, bahar gelmiş resmen, Adalara mı gitsek?" demeleri, coşmaları, kendilerinden geçmeleri demek. 
Adana'dan İstanbul'a döneli bir hafta oldu. Uçağa giderken "Canım memleketim, keşke hep yanında kalsam. Havası güzel, insanı güzel, hey maşallah!" desem de, içimde nasıl bir kahpe varsa artık, İstanbul'a gelir gelmez gezmelere doyamadım! Meğer ne kadar özlemişim. Yalnız tek bir sorunum var, hiç param yok. Baya baya yok, üç hafta boyunca harcamam gereken parayı harcarken hiiiç bitmeyecek gibi geliyordu. Ya bir de sanırım Adana'da midem büyüdü bir şeyler oldu organıma, doymuyorum arkadaş! Geçen gün, kahvaltıdan sonra sadece üç öğün öğle yemeği yedim. Akşam löp löp götürdüğüm şöbiyet tatlılarını saymak bile istemiyorum. Yaşamak için yemiyormuşum onu anladım. Üç öğünlük öğle yemeği maratonumda ikinciyi yerken kendimi gördüm. Nefes almıyorum, o sosları sanat eseri gibi yan yana dizmişim, her lokmamda gözlerimi kapatıp bi yükseliyorum, arada ağzımdan "Mmmmm, offf" gibi cinselliği çağrıştıran sesler çıkıyor, ortamda konuşulanı hiçbir şekilde dinlemiyorum zaten. Nasıl bi adam oldum çıktım yahu. 
Bugün, arkadaşımın doğum günü için okul çıkışı bir şeyler yapalım dedik. Bu arada, her gün kendime "Bugün dışarı çıkmayacaksın, paran bitince köpek gibi sürüneceksin geri zekalı!" desem de hiçbir şekilde takmıyorum... Neyse, İstiklal'e gidiyoruz, ben vapur diye tutturdum. Hep beraber bindik, hava o kadar güzel ki. İstanbul'un en güzel yanı kesinlikle vapura binmek. Anacım, bi akbil basıyorum, yemin ederim yirmi gün Tayland'da masaj yaptırmış da dönmüş gibi oluyorum, nasıl huzur doluyorum anlatamam. 
Karaköy iskelesine vardık. Bi anda kokusu mu geldi anlamadım, benim canım bir balık ekmek istedi, Allah Allaaah! Aşeriyorum resmen, gastrin hormonum zirvesini yaptı diyebilirim. Bir yer bulduk hemen iskelenin yanında, oturduk. Yazarken içimden "Oha allahın ayısısı Tolga!" diyorum ama, ben önce balık ekmek söyledim. Oturdum onu bir güzel yedim. Kürdanla dişlerimi temizlerken benimle aynı yemeği yiyen gariban arkadaşlarım daha yarısına gelememişlerdi... Sonra baktım, "Lan benim neyim eksik, ben de şu an bir şeyler yemeliyim!" diyerek bu sefer de tavuk dürüm söyledim, "Mmmm, offf" sesleri çıkararak onu da yedim. En son karşımda oturan çocuk benimle röportaj yapmaya çalışıyordu, "Adana'da herkes mi böyle?" diye. Ben de o anda içimden "Offf beee, keşke soğan ekletseydim içine." diye içime içime ağlıyordum. 
Beyoğlu, İstiklal derken başladık yürümeye. Sanat galerilerine girdik, kiliselere baktık. Bu arada, hayatımda camiye bir kere gittim, onda da ilkokul dördüncü sınıftaydım, okul gezisiydi, "Ovvv yess beybee, halılar filan harika ortam yav." diyerek zincirli kot pantolonumla yan taklalar atıyorduk sınıfın erkekleri olarak, dua etmeyi unutmuştuk hepimiz. Kiliseye bir girdik, içime bir din aşkı girdi. Gittim kendime mum aldım hemen, tek mum alıp iki dilek diledim "Bismillahirrahmanirrahimmm" diyerek... Ya alışkanlık olmuş ne yapsaydım? Fotoğraf çekmek yasakmış, ben utanmadan başladım snap için video çekmeye. O anda tak tak müzikler filan kesildi, arkadan bi ses, "Video çekmek yasaktır!" diye haykırdı, altıma sıçtım korkudan. 
Gerçekten o kadar güzel gezdim, o kadar mükemmel yerlere girdim ki... Cezayir Sokağı diye bir sokak varmış mesela, mimarisine bayıldım. Karaköy'de mekanların olduğu kısıma gitmemiştim, çok sevdim. İstiklal Caddesi için içimden hep "Adana'da da yan yana bir sürü mağazanın olduğu bir cadde var, senin farkın ne?" diyordum, tüm söylediklerimi yuttum. Sen neymişsin be İstiklal! Kızılderelisiyle, sokak sanatçılarıyla, duvar resimleriyle, yandan geçen delisiyle, telefonda bağıra bağıra konuşan adamıyla, hem turisti hem yerlisiyle; sen gerçekten bambaşka bir şeymişsin! 
En son ayaklarım sızlamayı bırakıp dile gelmişti ki, dönmeye karar verdik. İşte ne olduysa, dönüş vapurunun sonunda oldu! 
Ben, doğum günü olan arkadaşım ve Sena kaldık. Vapur Kadıköy'e yanaştı, insanlar inmeye başladı. Ben dalmışım, kafamı bir çevirdim ikisi de ortada yok. Ayağa kalktım, arkadaşımı merdivenden inerken gördüm, pıt pıt pıt yanına gittim. Üst kattan aşağı iniyoruz ama merdivenlerin eni hiç abartmıyorum, en fazla on beş santim! Ayağım kırk yedi numara, sadece topuk kısmım sığıyor, tutuna tutuna iniyorum düşmemek için. İçimden de yapan adama küfrediyorum, herkes arkadan beni ittiriyor çünkü "Hadi artıkkk!" diyerek. 
Sağ salim indik arkadaşımla, tam vapurdan çıkacağız, Sena'yı göremedim. "Sena nerde Merv..." demeye kalmadan, arkadan bir çığlık! "AYYYY, OYYY, AHHHHH, ÖLÜYORUM SANIRIMMM!" Seslerden sonra, sahibi göründü. Ayak ucundan karnına kadar tozlar içinde, gözlüğü yamulmuş, gözyaşları akan, bir elini kıpırdatamayan Sena, bize bakıyor... 
Hemen koştuk yanına, dördüncü basamakta kaymış, pat pat pat düşmeye başlamış, kolunun üstüne gelmiş bedeni. Öyle böyle ağlamıyor, ortalık ayağa kalktı! Vapurda bir sürü kişi ambulansı arayalım diyor, çok büyük bir kaza da değil gibi diye meşgul etmek istemiyoruz. Ama Sena öyle bir ağlıyor ki, hemen en yakın hastanenin yolunu tuttuk, adı Numune imiş. 
Bu arada, İstanbul'da taksiciler gerçekten sinir bozuyor. Kız kolunu kıpırdatamıyor, ağlıyor yanımızda hüngür hüngür, adam, yol on lira tutacak da az kazanacak diye bizi almıyor! Bacağım kopsa yine götürmezler kısa mesafeyi, bugün anladım diyebilirim.
Hastaneye ulaştık, geri zekalı adam bizi yanlış yerde indirdi. Hiç abartmıyorum, tam kırk dakika, hastanenin bahçesinde otuz kişiye acilin yerini sorduk. Bir insan evladı mı doğru bilmez, bir insan evladı mı çalıştığı yeri öğrenmez, tarif edemez! Hepimizin sinirleri bozuldu, böyle durumlarda da en sakin durmaya çalışan insan maalesef ben oluyorum. Ben de bilmiyorum ama bu konularda yukarıdaki bana bi soğukkanlılık vermiş, yok böyle bir şey! Küçükken havuç keserken parmağımın ucunu koparmıştım, ortalık kan gölü, annem ağlıyor, babam hastaneye ulaşacak araç arıyor koşarak, bense o kesemediğim havucu hatır hutur yiyordum televizyon izleyerek. Yine öyle oldu. Arkadaşım saçını başını yolmaya başladı. Sena'nın meğersem hastane fobisi varmış, hastalık hastaymış aynı zamanda. Yani grip olsa, "Yarın gece öleceğimmm!" diyerek ağlayan ve senin de sinirini bozan tiplerdenmiş. 
Bi arkadaş grubu gördüm, koşa koşa gittim yanlarına, acilin yerini sormak için. Sena arkadan bir geldi, "Hastaneleri sikimmmm, doktorları sikimmm, sistemi sikimmm!" diye bir bağırmaya başladı kızlara, garibanlarım benim neye uğradıklarını şaşırdılar. O an içimden "Normal bir arkadaşım neden yok?" demek geldi yine... 
En sonunda acili bulduk, gittik röntgen çektirdik hemen. Bizimkinin omuzu çıkmış. Acilde de genç bir doktor var, belli yeni mezun olmuş. Sanki "Evettt, yumurtaya un ekliyoruz ve karıştırıyoruzz." der gibi, "Bi şeyi yok yaaa, omuzu çıkmış sadece, takarız şimdi iki dakkaya." dedi. 
İki doktor ve Sena geçtiler içeri. İçeriden gelen sesleri yazmak bile istemiyorum! En son, alçı odasının kapısının önü insan kaynıyordu, Sena'nın çığlıklarını duyan geldi... Herkese de açıklama yapıyorum, "Bi sorun yok, evet evet gayet iyi." diye. Allahın manyağı, içeride "BU GÜN HAYATIMIN EN KÖTÜ GÜNÜÜÜ, ÖLÜYORUMMMM ALLAHIMM, NOLUR GENEL ANESTEZİ YAPIN AYYY!" diye öyle bir haykırıyor ki, sanırsın içeride bunun kolunu bacağını kesiyorlar. 
Doktor çıktı dışarı, "Yerine taktık omuzunu ama... şey, arkadaşınızın psikolojik sorunları olabilir mi?" dedi... Bir bilse, ah bir bilse benim sorunu olmayan arkadaşımın olmadığını. 
Anlayacağın, efsane bir gün geçirdim. Yine beş parasızım, Sena'dan borç aldım iki lira nakit param olsun diye. Birkaç gün gezmeye niyetim yok. Gezmek istersem de Taksim pavyonlarında çalışmam gerekiyor sanırım önce. 

NOT 1: Efsane şeyler oldu. Annem Ağustos'ta İstanbul'a, yanıma taşınıyor. Birtakım ev partisi planlarım artık bitse de, mutluyum. 
NOT 2: Normalde, anlatacağım bir şeyler daha vardı. Ama sınıfta blog muhabbeti döndü, ben de "Var." diyince herkese göstermemi istediler. Yazabilirim ama belki sonra.
NOT 3: Söz veriyorum, daha sık yazacağım. Bu da, bu aralar beni mutlu eden bir şarkı. Hadi kocaman öptüm.