12 Ağustos 2017

Bu hikâyenin de sonuna geldik.

Bundan tam bir yıl önce, "Affetmek mi, vazgeçmek mi, unutmak mı? Hangisi daha zor?" diye insanlara sormuştum. O zamanlar başına neler geleceğinden habersiz, toy, uçağı rötar yaptığı için gecenin bir saati E3 havaalanı otobüsünün içinde, hâlâ bir okul kazanabildiğini idrak edememiş, İstanbul'a okul kaydı için değil de sanki gezmeye gelmiş turist gibi davranan, yazlıktan yeni dönmüş, daha bir esmer, kendine güvensiz, "Şimdi şuramdan bunu çalacaklar! Ayy, bu teyzenin bakışları ne öyle, böbreklerim yerimde mi? Amca, bak bak bak bana gözünü dikme, Adanalıyım gelmiyim oraya!" diyip duran; bi yandan da toplasan iki sayfa şey konuştuğu kişiye günlerini vermiş, her gece "İlk görüştüğüm zaman şunları söyleyeceğim." diyip arkadan Müslüm Gürses'ten Nilüfer'le prova yapan, "Senarist olmakmış, çocuk diş hekimi olmakmış, kitap çıkarmakmış, peeeh!" diyip vizyonunu sadece 'İstanbul'da platonik olduğu insanla görüşmek' olarak değiştiren, duyguları omuzlarına yük olduğu için değil de bütün arkadaşları kendisinden kısa olduğu ve dedikodu duymak amacıyla sürekli eğik yürüdüğü için hafif kambur olmuş bir çocuktum. Gerçi hâlâ biraz kamburum da konumuz o değil.
Bunu İstanbul'a ilk geldiğim zaman çekmiştim, heyecandan ölürken.
Geçen hafta, arkadaşım beni arayıp hiç tanımadığım birini telefona "Al da dinle! Sen de gör artık bazı şeyleri, geri zekalısın sen, gerçekten böyle bir şeyi hayatımda görmedim!" diyerek verdiğinde, onun hakkında duyduklarımdan sonra aklıma ilk gelen şey bunlar oldu.
İnsan, birini sevince, bütün kötü özellikleriyle onu kabul etmek için kendini zorluyor, "Çünkü şu yönü iyi, bu kadarını da olsun, kabul edebilirim." diyor karşılığını buldu diye. Yalnız, yazarken fark ettim, birini sevip karşılığını bulmak, sevilmek çok efsane bir şey. Sanırım sevilmeyi çok özledim. Kimse tarafından önemsenmeye ihtiyacım yok ama birinin bana olan sevgisini hissetsem çok güzel olacak. Sev sev sev, ben gerçekten yoruldum çünkü.
Ama insan, birini karşılıksız sevince, ona kötü özellik yükleyemiyor, "Onun mükemmel bir hayatı var, o hata yapmaz, bir yanlış yaptıysa karşı tarafın suçudur, o üzülemez ki gözyaşı bezleri yok, onun durumu iyi, harika bir çevresi var, notları da süper." diyor, çünkü tanımıyor ki. Zaten olay o ya, bir masaya oturup üç saat geçirse belki de anında soğuyacak, "Ben ne yapıyorum!" diyecek. Ama yaşayamadıklarına üzülüyor işte, karşılığını bulan, yolun sonunda yaşadıklarına üzülürken, o, onunla yaşayamadıkları için bu kadar deli, bu kadar seviyor! Kafasında yarattığı profil için üzülüyor, seviniyor, üzülüyor, üzülüyor, tekrar 'üzülüyor' dememe gerek var mı?
Şunu çok iyi öğrendim: Kimse, hayalinizde yarattığınız o kişi değilmiş, adını başkasından duyunca ağlamaya başladığınız kişi bile! İnsanı tanıyarak sevmek en güzeliymiş, sevmelere doyamadığınız için sevilmenin tadını alamamak çok kötüymüş, insanı mahvedermiş, ne gerek varmış. Duyguları birine atfetmek çok üzüyormuş.
Kendimi çok sorguladım, "Ben şu an neye üzülüyorum? Duyduklarıma mı, kendi salaklıklarıma mı?" diyerek. Kendi salaklıklarıma tabi! Her gün "Bitirdim, bu sefer kesin!" diyip beynimin bir köşesinden elimde olmadan hortlatarak kendime yalan söyleyişime, verdiğim ödünlere, "Sen bana yazma." diyen birine patlama olur olmaz yazıp cevap verdi diye mutluluktan ölmeme, gecelerime ya, bildiğin gecelerime üzülüyorum. Arkadaşlarıma, WhatsApp grubunda insanların beynini mahvedişime, zamanında kendimi kahredişime.
Sonra bi duruyorum, aklıma bir sene önce "Sevmek abi, sevilmek güzel de sevmek ayrı bi kutsallık bence, insanı başkalaştırıyor." diyen beni getiriyorum.
Şunu da çok iyi öğrendim: Sevmek, insanı olgunlaştırıyor, değiştiriyor. Ama hadi itiraf edelim, "Ben sevmeye aşığım, sevince olan o iyi kötü duygulara, sevmenin verdiği büyük ilhamı seviyorum aslında." diyen herkes, WhatsApp gruplarında ağlak ağlak dolaşan o kişi oluyor, maalesef. 
Ha bir de, kötü ama fazla gerçek bir şey: Sevseydi arardı. Görmek isteseydi yazardı, haber yollardı, ulaşırdı. Aklına seni getirseydi sorardı. En önemlisi, onu seveni bulmuşken sevseydi, şu an sen bunları iç çekerek okumazdın.
*
Bir hafta oldu o telefon konuşması olalı. Yara kabuğunu koparmak gibiydi ama geçti. Kendime kızmalarım, kendime ettiğim hakaretler de bitti. Sanırım eski Tolga'yı çok ama çok özlemişim. O deliliğini, kocaman kahkahalar atarken hiçbir şey düşünmeyişini, umursamazlığını, belaları başına çekip her şeyin içinden sıyrılmasını, şeytanlığını, kararsızlığını, kafasına koyduğunu kesinlikle yapmasını, pes etmemesini, her şeyi son dakikaya bırakıp halletmesini.
Uzun bir süre birini yeniden sevebileceğimden emin değilim. Çünkü artık biraz korkuyorum, yeniden yara almaktan, hayal kırıklığına uğramaktan, sevgimin karşılığını bulamamaktan. "Ben artık kimseyi sevemem." demiyorum ama artık "'Sevilmek', 'sevmek'ten daha güzel sanki." diyorum sanırım.
*
İlk cümledeki soruyu da hep şöyle cevaplardım: "En zoru affetmek. Çünkü affetmek, bütün duyguların katili. Birini ancak affettikten sonra ondan vazgeçebiliyorsun, sonra da unutabiliyorsun." Aradan bir yıl geçti, hâlâ aynısını düşünüyorum.
Ve evet, ben seni sonunda affettim, affedebildim, affetmeyi başarabildim; bu aralar benim bütün kırgınlığım sadece kendime-

31 Temmuz 2017

İstanbul, Maltepe, Kediler ve Ben

İlk çıktığım evin iki aşağı sokağında, yine çatı katı bir evde; yanımda biri siyah diğeri siyah beyaz iki kediyle ve eve beraber çıkmayı düşündüğüm ancak bazı sorunlardan dolayı çıkamayıp evine misafir olarak geldiğim Adana'dan arkadaşımla iki gündür beraberim. Yine rezilliğin içindeyim ama benden mutlusu yok sanırım. Yalnız bu rezilliklerle mutlu olan tek insan ben olabilirim.
Ev sahibi az şeytan değilmiş bu arada. Evini ikiye bölmüş, garip bir anlaşmaya millete "Burası aile apartmanı, eve insan getirme." diyerek kiralıyor kahpe karı. Seni rahatsız etmediğim sürece eve neye karışıyorsun sen acaba. Neyse, yaptığı şey suç bildiğin, faturaları kiracısının üstüne aldırmıyor evi böldüğü açığa çıkar diye. O kadar garip ki, giriş kapısının hemen yanında bir odaları var sanırım. Sanki yanımızda kavga ediyor deyyuslar! "Orospu olmuşsun sen Nurcaaaannn, ayyyy sen nasıl kızsın!!!!" diye nasıl bağırıyorlar, elim ayağım titriyor, arada duvar değil de kağıt var sanki.
Bi de bazı eşyalar için alacağını belirtmiş ama almamış. Ya sen öğrenciye kiralıyorsun, neden mağdur ediyorsun ben anlamıyorum. Arkadaşım anlattı, depozitonun bir kısmını hemen verememiş maddi durumundan dolayı, kadın da o verene kadar buzdolabını, ocağı, çamaşır makinesini getirmemiş. Getirdiği ocak da tek gözlü bu arada, ikinci yemeği yapınca birinci yemek soğuyor. Senin de her ne kadar orospu diye bağırsan da bir kızın var, onun eve çıktığını düşünsen de öyle davransan keşke.
Arkadaşım da ayrı bir psikopat. Daha kıçına don alacak parası yok, iki kedi sahiplenmiş. "Yemicem yedircem." diyor ruh hastası. Dünyalar tatlısı ikisi de, kardeşler bir de, birbirleriyle öyle güzel oynuyorlar ki. Bir de biraz bana benziyorlar, yiyip yiyip uyuyorlar... Bugün hep beraber öğle uykusuna yattık, hep beraber uyandık.
Annemi yolcu ettim, fakirliğim resmi olarak başladı bu arada. Kahvaltılık alacak paramız olmadığı için bir önceki günkü akşam yemeğini kahvaltıda yine yiyorum. Üzüldüğüm falan yok sakın yanlış anlama, halime gülüyorum hatta. Buraya yazma sebebim beş yıl sonra okuduğum zaman da gülümsemek, unutmamak. Zaten öyle yemek seçen biri değilim, her saatte her şeyi yiyebilecek birisiyim. (Bunu diye diye dört kilo almışım bir buçuk ayda, memelerim büyüdü bildiğin. Annem gördü memelerimi geçen gün, "Oğlum bu ne?" dedi. Aldığım kilolar koluma bacağıma gideceğine kıçıma mememe göbeğime gidiyor.)
Evde tek bardak var, iki çatal var, iki kaşık var. Tek servis tabağı var ama biz banyo tası gibi bir şeyi ikinci bir tabak olarak kullanıyoruz, sıkıntı yok. Az önce yoğurtlu makarna yaptık hatta, sabah yine yiyeceğim. Güya buzdolabında Amsterdam var ama domates yok, evde iki paket Chester var ama ekmek yok...
Öğlen uyumak yerine ev aramaya başlamam gerekiyor. Annem de soruyor sürekli, yatakta ağzım yüzüm kaymış yeni uyanmışken "Evettt arıyorummm annneeğğğ bulmak üzereyim hayalimdeki evi hissediyorummm." diye yalan atıyorum kıçımdan. Bir zor geliyor bana, aklın hayalin durur! Ev bul, para bayıl, eşyaların için kamyon tut, hepsini Levent'ten Maltepe'ye getir, evi diz, her şeyi tek tek yıka... Nelerin altından kalkmadım, bunu mu beceremeyeceğim, sanki yapmadığım şey, desem de ne bileyim. Ev arkadaşı da bulamadım, daha doğrusu onu da aramıyorum ki bulayım. Hayır, aşk temalı yaz dizilerindeki gibi bir karşılaşma falan mı bekliyorum acaba. "Yolda çarpışacağız, diş hekimliğini aynı üniversitede okuduğumuzu öğreneceğiz, en sevdiğimiz renk bile aynı olacak ve aynı evde sonsuza kadar mutlu yaşayacağız, arada kavga etsek de hiç ayrılmayacağız." mı hayal ediyorum, ne yapıyorum ben ya. Sen de beni az çok tanıdın artık, varsa Maltepe'de ev arayan hafif psikopat bir arkadaşın, söylesene beni, eve çıkalım. Yanda Twitter var, mail var, Instagram da aynı Twitter'la. Oradan bana ulaşsın.

SORU: Bu kediler kumlarına yapıyor tuvaletlerini tamam ama bazen kumlarını öylesine tırmıklayıp mahvediyorlar her yeri. Altına gazete sersek de her yere atıyorlar kumları. Acaba kap mı küçük, biz mi çok kum koyduk, Allah aşkına yorumlardan söyleyin biriniz. İlla hesabınız olmasına gerek yok, yorumda seçenekten anonimi işaretlerseniz oluyordu sanırım. Ev arkadaşı ve ev aradığımı unutmayın, emlakçı bile önerseniz olur, akrabanız olsun da benden az para alsın, vallahi param yok.
NOT: Bütün yazı boyunca bu çaldı. Öptüm!

14 Temmuz 2017

Mezuna Kalacaklara ve İstanbul'da Öğrenci Olacaklara

İki YGS, dört LYS oturumuna girmiş, bir LYS sınavına da "Belki eşit ağırlıktan yazarım." diyerek para ödeyip sabah uyuyakaldığı için gidememiş birisini ben olsam sabaha kadar dinler, tavsiyelerini not alırdım. Demet Akalın'ın "Burada tecrübe konuşuyor!" sözleri sanki onun için yazılmış gibi gelirdi çünkü. Kendimden başkasıymış gibi bahsetmek de pek havalı yav!
Biliyorum, sınav açıklandı, moraller pek yerinde değil. Sınavınızın açıklanacağı gün heyecandan sizden daha erken uyanmış birisi olarak yazıyorum bu arada, bana güvenebilirsiniz yani! Size oturup "Şöyle ders çalış, böyle konuyu dinle, şunları çöz." diyecek birisi olduğumu pek düşünmüyorum, çünkü hayatım boyunca düzenli bir insan olamadım. Bir aylık ödevini yirmi sekizinci gün hatırlayıp eve kapanan birinden bahsediyoruz, ben kimim de öneride bulunuyorum... Buraya, tercih işinde size yardımcı olmaya geldim. Ha, aklınıza sakın "Şu okulun hocaları daha iyi, bu üniversitedeki eğitim on numara, akademik zattiri zutturuklar pek şeydir efenim." diyen birisi gelmesin. Ben daha ziyade İstanbul'dan bildireceğim. Önce kısaca benim iki senemden bahsedeyim, sonra madde madde konuşalım.
Sınavlara iki sene girdim, aynı konuları elli sekiz kere çalıştım çünkü konularla aramda muhteşem bi bağ kurdum, bırakamadık birbirimizi. Onlar öyle değerli, öyle önemli konulardı ki, beni kendilerine bağladılar ve müptelası oldum hepsinin! Tabi bu, işin şakası. Açıkçası uzaydaki bir gezegenin sıcaklığını ve yaşını konuştuğum herhangi bir arkadaş ortamım yok. Ya da hiçbir arkadaşımla üç x kare'nin türevini almak için buluşmuyorum. Kız arkadaşımla sohbet ederken "Alın tepesinin ortasından kaşlarının arasına bi dikme indireyim." demiyorum. Kankamla pizza yerken "Hmm, ağız, yutak, hooop yemek borusu, yallah mideye..." diye içimden saymıyorum. Sayanınız varsa büyük saygı duyarım ama nedenini de öğrenmek isterim! 
İlk senemde, sayısalda yirmi bin yaptım. Türkiye birincisi olmuşum gibi davranmaya başladı herkes, benim yerime tercih listesi oluşturmalar, her gün arayıp "Bak şu meslek şu üniversitede baya iyiymiş." demeler... Ne yalan söyleyeyim, şu anda muhtemelen bu yazıyı okuyanların yüzde sekseni gibi "En güzeli yazıp gitmek, ben bir daha kaldıramam böyle bir seneyi." diyerek oturdum, arkadaş gazıyla Ankara'daki üniversitelerin yarısını döşedim. Diyetetik, eczacılık, FTR, odyoloji... Hacettepe olacağı kesin, herkes benimle gurur duyuyor! Ama bi sorun var, Ankara'da deniz yok! Adanalıyım ulan ben! Şaka şaka. Sorun, benim içime hiçbir şeyin sinmeyişi. Tekrar deneme şansım varken yarışı bırakıp gidişim. Diş hekimi olacağım, derken, başka bir şey oluşum. Kendimden beklediğim performansı gösteremediğim için vazgeçişim. 
Tercih sistemi gece 12'de kapanacaktı, ben akşam sekizde internet kafede herkesten gizli tercihlerimin hepsini sildim. Üstüne telefonumu da kapattım, bütün WhatsApp gruplarına 00.01'de "Ben bi sene daha deniyorum, yine beraberiz!" yazdım. Olan babama oldu, Ankara'da yurdumu bile ayarlamıştı, şok geçirdi adamcağız. 
Hayat öyle garip, öyle sürprizlerle dolu ki. Ne zaman bir şeyden vazgeçecek gibi olsam aklıma hep o an bulunduğum konumun son durak olduğu gelir. Yani şu an vazgeçmeyip devam edersem başaracağım! O yüzden, eğer bir kere daha deneme şansın varsa lütfen dene. Eğer o sefer de olmazsa, yine kalbin buruk olacak ama en azından "Elimden geleni yaptım." diyeceksin, o his gerçekten denemeden gitmekten çok daha iyi. 
Adana'nın o sıcağını bilen bilir, Ağustos'un ortası, yanıyoruz bildiğin. Fellik fellik gezerek dershane aramaya başladım, gittim yazıldım bir yere. Kafamdaki planı da yaptım, İstanbul'da bir üniversitede diş hekimliği, yanına parasını verip Radyo Tv Programcılığı, ilk senede yandan bir dil kursu ve bulduğum tüm etkinliklere koşarak gidiş! 
Zor gelmiyor değildi, yine popoyu kilo ala ala büyütmek, aynı konuları yine dinlemek, fiziği yine yapamamak, ders çalışmak. Ama hep şunu söyledim, yıllarca mutlu gideceğim bir iş için vereceğim bir sene; yıllarca "Bitse de gitsek." diyerek gideceğim bir iş için vermeyeceğim bir seneden daha büyük bir kazanç. 
Sonra ne mi oldu? Öhööm öhömm, ayıptır söylemesi, 14 bin yaptım. Bütün diş hekimlikleri tek sıra halinde dizildiler önüme, aralarından ben seçtim. (Bir iki tanesi bana layık değildi diye gelemediler, höh!) İstanbul'da, ilk senesi İngilizce hazırlık olan bir diş hekimliğine hooop, kapağı attım. Kıskandırmak istemem ama öküz gibi gezdim! Hahaytt, yandan Japonca bile öğrendim. Radyo Tv Programcılığına başladım, iki üniversite okuyorum diye ne havalar attım var ya! (Vizelerimle hep çakıştılar, çok küfür ettim o ayrı.) 
İstanbul yazmak isteyenler için, kısa ama bence uzunluğuyla ters orantılı etkiye sahip engin bilgilerimi vereyim:
-Parasız kalmaya hazırlıklı olun. Şehir, resmen para yiyor! Neye, nasıl, neden harcadığınızı asla anlamıyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, paranızın yatmasına günler var ve cebinizde beş kuruş kalmamış. Akbilinize sarılıyorsunuz, o olmazsa barınamazsınız!  
-Pahalı. Adana'ya üç ayda bir geldim ve her gelişimde poşet poşet meyve yedim. Haberlerdeki o fiyatlar o kadar doğru ki. BİM, bir anda en yakın arkadaşınız oluyor. Makarnalar, konserveler, abur cuburlar, yine makarnalar... Öyle ana evindeki gibi, yok "Tuzu eksik!"miş, yok efendim "Anne ya, bu ne be!"ymiş, nerdeee! Amacınız, doymak. Doymak için yiyorsunuz ve ne yediğiniz önemli olmuyor çoğu zaman, ona göre.
-Çok insan var, dolayısıyla çok çeşit insan var. Umarım arkadaş konusunda şanslı olursunuz.
-Ulaşım zor. Bir yerden bir yere dört araç değiştirdiğimi biliyorum. Ama kulaklığınız ya da romanınız varsa zaman bir şekilde geçiyor. (Sabahları metrodaki insan sayısını görünce umarım beni hatırlarsınız.)
-İhtiyacınız olan her şey var. Hayatımda ilk kez kostüm dükkanı gördüm sanırım. Ya da şehrinizde olmayan onlarca şeyi bulabiliyorsunuz. Ben Japonca ve senaryo kursu buldum mesela. Sanırım belediyenin açtığı bilmem kaç dalda kurslar da var, kayıt için zaman kovalarsanız on numara hizmet yeminle. 
-Bana göre, kesinlikle her öğrenci aileden uzakta kalma tecrübesini yaşamalı. En başta zor ama sonra çok farklı. Hep özlüyorsunuz, hep aklınızdalar ama gecenin köründe Kadıköy'de kaldırımda arkadaşlarınızla otururken "Vay beee!" diyip etrafa bakıyorsunuz gülümseyerek. Olgunlaştığınızı hissetmek de cabası.
-Sadece vapur için bile yazabilirsiniz, kefilim ben! Bütün derdimi unutuyorum bindiğim zaman.
-Akdeniz çocuğuysanız, totonuz donacak kışın. Ona göre giyinin. Kulaklarım düşecek sandım kar yağdığı zaman. Ha bu arada kar topu savaşı filan iyi güzel de, kaç kere totomun üstüne yapıştım, kaç kere kaydım düştüm saymadım... 
-Tek kişilik olduğu meçhul olan bir kanepede arkadaşımla yanak yanağa uyumuşluğum, bir arkadaşımın yatacak yer olmadığı için yere karton serip uyuduğunu görmüşlüğüm, havlulardan kendime yastık, bornozdan yorgan yapmışlığım, gecenin köründe acıktık diye yaptığımız sade makarnayı kebap yer gibi bir mutlulukla yemişliğim var. Benim için dünyanın en güzel zamanları diyebilirim.
-Gezecek o kadar çok yer var ki. Hepsi için arkadaşlarınızla "Tamam bir gün kesin gideriz." diyorsunuz.
Vallahi benden bu kadar. Yine sorunuz olur bir şey olur, her yerden yazabilirsiniz. Seneye tekrar hazırlanacaksanız kocaman başarılar diliyorum, tüm kalbimle. Üniversiteli olacaksanız da "Hadi hayırlısı, yepyeni maceralar yeni bir şehirde başlıyor!" diyerek heyecanlandırayım bari. 

5 Temmuz 2017

Dokuz Ayda İstanbul'da Başıma Gelen Muhtelif Olaylar

Yazıyı olanları unutmamak için yazıyorum ama sanırım hiçbirini unutamayacağım zaten. Röportajımda da dediğim gibi (Yalnız 'röportajım' filan, sen hayırdır Tolgaaa!) bela mıknatısı gibi bir şey olduğum için, çok şükür, daha 'i'sini bilmediğim caaanım İstanbul'da başıma gelmedik şey kalmadı. Bazılarını yazamadım, hem zamanım olmadı hem moralim pek yerinde değildi. Öfff, tamam, kendimi yazı yazacak kadar iyi hissetmiyordum. Başıma gelen bir şeyi yazacak olsaydım, yazı ortalarından bi yerlerinden hoop aşk acısı, kahır, dert, üzüntü, keder, "Niye sevdiğim kadar sevilmedim?", "Umarım bunları okuyorsundur, ben seni çok sevdim sen neden bana bele yaptın?!"a bağlayacaktım. Madde madde, bi kısmını yazmak istiyorum. Ve evet, gerçekten, üzerinden zaman geçmiş trajedi komediymiş, Daha yazmaya başlamadan sırıtmaya başladım çünkü!
-Arkadaşımın evinde kalırken, gece gürültü yaptığımız için evi polis basması
-Okulun ikinci haftası yemekhanede okul kartımı kaybettiğim için okula tam 9 ay boyunca, önce kimlik bırakarak misafir öğrenci olarak girişim, daha sonra arkadaşlarımın kartlarını alarak okula ara sıra Onur, bazen Merve, bazen Talha, genelde Ezgi olarak girişim ve çıkışım, üşengeçliğimden okulun son haftası kartımı tekrar çıkarışım (Alkışlarınızı buradan duydum.)
-Sabah metro kapısının ben kapı aralığındayken üstüme kapanması ve arada sıkışmış olmam, korkudan altıma sıçarken "Sizi sürüm sürüm süründürecemmm! Şikayet edecem lan sizi!" diye haykırışıma yolcuların gülmesi
-Kar yağmaya başlayınca mutluluktan ellerimi açıp dönerken arkadaşlarımın beni unutması ve kayboluşum
-Kadıköy Rıhtım'da arkadaşıyla telefonda "Gardaşımm, yiğidim beee!" diye konuşan adamın telefonu kapatınca yanına gidip adres sorduğumda "Ay dont sıpik Törkiş." diyip kaçması
-Yeni bir yerleri keşfetmeye çalışıp her ânımı snap atarken arkadaşımın vapurda merdivenlerden düşerek omuzunu çıkarması ve benim numune acilinden de snap atışım...
-Kebapçıya gittiğimde gördüğüm bulgur pilavı, yaşadığım şok 
-Dürümün yanına meze getirmeyen garsonla yirmi dakika kavga edip meze ve çiğ köfte hazırlatışım
-Yurt müdürlüğünde kapısında "personel harici giremez" yazan tuvalete çiş yapmak için girişim ve yakalanmadan çıktım sanıyorken bir adamın arkadan "Bir daha olmasınnn" demesi...
-Her "Adanalıyım" diyişimde "Orada gerçekten öyle insanlar var mı ya?", "Güneşten ne istediniz be abi?!" demeleri
-"İngilizcem baya iyi, ben bu sınavı kolayca geçerim." diyip ilk hazırlığı geçme sınavından kalışım, "Yarı dönemde kesin biter, hahahaytt be sonra da tatil yaparım." diyip yarı dönem sınavından da kalışım, konuşma sınavından 50 olarak sınıf sonuncusu oluşum
-Radyo Tv sınavlarımdan birine girmek için yanlış okula gidişim, bunu son on dakika fark edişim, diğer okula zürafa gibi koşuşum
-İnsanların beni çok kitap ve yandan Radyo Tv okuyorum diye elit sanması jdksjdk
-Senaryo kursuna yazılırken kahpe sekreterin bana "Ay senaryodan önce diksiyon kursuna gitmek istemez misiniz, ihtiyacınız var sanki." diye iki kere sorması...
-Altı kere gittiğim mekanı seksen kişiye sormadan hâlâ bulamayışım
-Okula asla ve asla erken gidemeyişim
-Hastalıktan ölürken hastane aciline mavi şapkamı ters takarak gittiğim için durumumun acil olduğuna inanmamaları, ortalığı "NEDEN KİMSE BANA İNANMIYOR, NE OLUYOR ABİ" diyerek ayağa kaldırışım
-Arkadaşlarımın benim için hazırladığı doğum günü partisine uyuyakaldığım için bir tek benim gidemeyişim
-Kadıköy Rıhtım'daki bir iskendercide iskendere 65 lira verdiğim için 4 gün aç kalışım ve bunu anneme ses kaydı olarak anlatırken annemin yüz kişinin içinde kaydı açması, rezil oluşum, babamın beni arayıp "Eşşoleşşeğin çocuğu, sana para mara yok artık." demesi
-Daha ilk senemde iki ev, bir yurt değiştirerek arkadaşlarımın akıllarında valizimle kalacak oluşum
-Yurttaki oda arkadaşımdan gıcık aldığım için çocuğun kanına girip her gün yurt hakkında "şöyle kötü, böyle iğrenç, gidelim abi ya burası çekilir mi?!" diyerek çocuğu etkileyişim ve çocuğun altıncı gün yurttan ayrılması kdjsks (Ben üç ay daha kaldım...)
-Çıktığım ikinci evdeki ev arkadaşlarım olan iki çiftten birinin her gün birkaç saniye süren porno çekmeye çalışmaları, en sonunda benim patlayışım ve evden gitmeleri
-Bi ara su alacak param kalmadı diye ilaçlarımı kalmış kolayla içişim (Sonra otuz kişiyi aradım, midemden garip sesler geldi)
-İlk evimde bağıra çağıra şarkı söylerken ev sahibimin beni arayıp "Şikayet geldi." demesi...
-Japonca kursumda Akiko hocanın getirdiği Japon cipsi... (Bildiğiniz gibi değil, yosun kokuyor tadı bi garip anam anammm)

Yazmadığım tonca şey var ama bir tanesini daha yazmak istiyorum. Beşiktaş patlaması olduğunda, uğruna Tolga Tilbe olduğum kişiye tam 100 gün sonra o son "Konuşmak istemiyorum." mesajına rağmen "İyi misin?" diye mesaj atışım ve konuşmamız. (Bunu yazmayacaktım çünkü öğrenip ağzıma edecek insanlardan korkuyordum...) 

Not: Peki benim adıma fan club açılması...

29 Haziran 2017

Gecekonduda Bir Fal Macerası

Uzun zaman sonra yaz tatilimde birkaç ay sonrasıyla ilgili herhangi bir şey düşünmek zorunda değilim, o yüzden sanırım en efsane yaz tatillerimden birini geçiriyorum. Sabahın bilmem kaçında uyuyorum, öğlen uyanıyorum, hatta bazen yetmiyor öğlen bir daha uyuyorum. Yüzüyorum, deniz kokusunu çok özlemişim. Tabi aylar sonra denize ilk girişimde keşke ayağımı kahpe bir yengeç kıstırmasaydı... bi de zaten esmerim, anammm anamm yine karardım. Millet bronzlaşın diye para veriyor, ben bi güneş göreyim, okunmuş hurmaya benziyorum yemin ediyorum. Vallahi bıktım artık, evinin bi odasını solaryum makineleriyle dolduran Ebru Gündeş'i de yazlığa benimle takılmaya davet ediyorum, bu onur hepimizin! 
Neyse, asıl konumuz bu değil. Bir buçuk yıldır Adana'daki neredeyse her arkadaşımdan duyduğum, hatta en son halamın kulağına bile namının gidip bana "Sen baktırdın mı?" diye sorduğu, oturduğum yazlığın hemen yanındaki gecekonduda oturan Suriyeli falcıya gittim. Fal baktırmaya gitmeden bildiği tüm duaları titreyerek okuyan tek insan umarım ben değilimdir... 
Namını öyle duydum ki, "Yıldıznameden bakıyormuş, her şeyi söylüyormuş, normalde yanında Arapça bilen biriyle gitmen gerekiyormuş çünkü Türkçe konuşamıyormuş, geçmişi ve şu an olanları resmen sıralıyormuş." diyip duruyorlar. Kadının evi hep dolu ve önünde duran o arabaların haddi hesabı yok. Kuzenlerime nişanlılarıyla ayrılıklarına kadar da söyleyince korkudan titreye titreye de olsa soluğu orada aldım. 
Numarasını aldım birinden, yarım yamalak Türkçe öğrenmiş, "Şu an boş, gel hemen." dedi. Evden çıkış hızımı görmen lazım, en son mezuniyetime geç kaldığım zaman bu kadar hızlı çıkmıştım. 
Evi anlatayım. Bildiğin gecekondu, seksen tane çocuğu falan olmalı, bi odadan çıkıp diğerine bağıra bağıra giriyorlar. Girişte kocaman iki kanepe var, gelenler orada oturuyor. Bi kanepenin karşısında muhtemelen bir marketten tanıtım amaçlı dağıtılırken aldıkları Gizerler saati var, zaman orada ilerledikçe stres kat sayınız artıyor. Ayakkabılarınızı çıkararak giriyorsunuz. Eğer sırada birileri varsa tanışıp konuşuyorsunuz. Ben gittiğimde bir kişi içerideydi, bir kişi de kanepede sıra bekliyordu. Kadının üçüncü gelişiymiş, her çocuğu için bi kere gelmiş. Bu sefer, çocuğu iş yeri açmak istiyormuş, ama elde avuçta yokmuş, ne yapması gerektiğini soracakmış, çocuğu onu dinlemediği ve fevri davrandığı için çok üzgünmüş. Anlattı da anlattı, "Ne yapacağım bilmiyorum." dedi.
Sanırım buraya gelenlerin çoğunun ortak paydası, ucuza terapi. Ciddiyim, ya beklemekten daha kolay kurtulmak için, gelmeyeceğini bile bile ümit etmekten artık vazgeçmek için, ki bence kimse vazgeçmiyor çünkü gelirse şaşırıp "Ayy hiç beklemiyordum!!!" demek istiyorlar, hem de olumlu şeyleri duyarak en az üç gün mutlu gezmek için. Geçmişten iki tane doğru şeyi bilince, gelecekle ilgili söylediği olumlu tek şeyde hemencecik inanmak hepimizin işine geliyor çünkü. 
Yerde kırmızı bir halı var, desesine bakıp "Ne bu heyecanım?" diye sorgulamaktan desenini ezberliyorsunuz. Gözünüz de sürekli kapıda, "Benim gibi kaç kişi daha var, neye benziyorlar?" diye bakıp duruyorsunuz. Manyaklığınıza ortak bulmak da işinize geliyor çünkü. Her kapı açılma sesi duyduğunuz an, "Sanırım bu sefer ben giriyorum." diyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, onun çocuklarından birisi mutfağa koşarak gidiyor. Onlar bile yüzünüze bakmıyor doğru dürüst, "Aaa, bir yeni kişiyi daha şu gecekonduya soktuk ha!" diyorlar sanki. 
Yaklaşık 20 dakika sonra telefondaki sesin sahibini gördüm. Genç, hatta güzel bile sayılabilecek kadar da tatlı bir kadın. Kafamdaki falcı profiliyle alakası bile yok. Bir elinde kalemi, diğer elinde defteri var, açık bir sayfasını görebildiğim kadarıyla Arapça bir şeyler yazıyor, çarpma işlemi yapmış hep. Kafası kapalı, elinde Chester sigarası var, beni içeri çağırdı. 
Odada da karşılıklı iki tane üç kişilik kanepe, bir tane de  iki kişilik kanepe var. Vantilatörü duvara monte etmiş, yerde de üçlü prizi var. Iki kişilik kanepeye beni oturtuyor, ikimizin arasında bahsettiğim o Arapça yıldızname var. Onu görmek daha da geriyor.
Uzun uzun anlattığım sohbeti kitaba yazdım, ne zaman okursunuz bilemem. Adımı, yaşımı, anne adımı sordu, başladı döktürmeye. Diş hekimliği okuduğumu, blogu, hayallerimi, annemle babamın ayrılığını, hatta kabuslar gördüğümü bile bildi. Adana ile alakamın biteceğinden tut, daha bölümümü bilmeden kendi yerimi açacağımı bile söyledi. "çok çalışıyor, çok okuyor sen." diyip durdu, kadın üzüldü halime bildiğin... her çarpma işleminde yeni bir şey söyledi gelecekle ilgili, yaş bile verdi hatta. Sorular sormamı istedi, hayatta söylemem ama bi tanesini yazmak istiyorum, yazıyı bitirirken.
Yemin ederim, ne bi umut ederek ne de iyi bir şey duymayı düşünerek, o'nu sordum. Uğruna Tolga Tilbe olduğum insanı hani. O kadar gitmiş ki benden, aklıma en son geldi. Benimle konuşmadığını, attığı mesajı anlattım. "Önceden arkadaşın mıydı?" dedi, kaldım öyle, sahi önceden benim neyimdi yahu. "Konuşuyorduk işte, arkadaş gibiydi ama ben öyle değildim ki." dedim. Adını sordu, yaşını istedi. Anne adını sordu, bulamadım. O zaman fotoğrafı ya da sesi var mı, dedi, gösterdim. "Barışmak için gelecek, sakın barışma." dedi. Anlamadığımı söyledim, tekrar etti, "Barışma sakın." dedi. 
Hepimize iyi tatiller, biraz da sol tarafa doğru uzanalım, öptüm!

14 Haziran 2017

Bülbül suyu mucizesi

'Gevezelik' ile 'konuşkanlık' arasındaki ince çizgi üzerinde, elinde uzun bir sopayla dengede durmaya çalışan bir insanım ben!
Yazılarımın uzunluğundan, bir olayı anlatırken verdiğim tepkilerin süresinden, biriyle tartışırken cümlelerimin uzunluğu yüzünden haksız olsam bile haklı çıkmamdan, karşımdaki, yaşadıklarını anlatırken en küçük ve kimi zaman da en gereksiz ayrıntıyı sorgulamamdan anlamış olman gerekiyor o çizginin neresinde olduğumu.
İlkokulda bütün öğretmenlerim dersin ortasında elindeki tebeşiri yere fırlatıp annemi aramaya giderlerdi. Ya da idareden annemin telefon numarasını almaya! "BU ÇOCUK NEDEN SUSMUYOR, NEDEN YAAA!" diyerek attığı çığlıkları sadece telefonun öbür ucundaki annem değil, maalesef ben ve sınıf arkadaşlarım da duyardık. Hatta sanırım ikinci katın tamamı...
Düşünsene! Tahtada bölme işlemi anlatan bir öğretmen var ve yaşına göre gereksiz uzun, çubuk krakere benzeyen bir çocuk dersin en heyecanlı yerinde parmağını sıra arkadaşının gözüne sokarcasına havaya kaldırıp söz istiyor!
"Hocaaam, hocam. Yav hocam, offf!"
(Resmen sırada dört dönüyorum. Beni görsün de söz hakkı versin diye yapmadığım hareket kalmıyor. En sonunda görüyor! Hafifçe iç çekiyor.)
"Efendim Tolga?"
(Ayağa kalkıyorum.)
"Yav hocam, saat kaç?"
(İlkinden biraz daha uzun bir iç çekiş, sorunun saçmalığını düşünüş ve saate bakış.)
"Ona yirmi var. Konumuza dönelim, evet şimdi..."
(Cevaptan tatmin olamadığımı fark ediyorum ki tekrar söz istiyorum. Aynı parmak, yine ve yine havada!)
"Hocaaam, hocam. Bi tekrar bakar msınız yav?"
(Sırada dört değil, sekiz dönüyorum. Beni yine görüyor. Bu sefer, tahtadan uzaklaşıp bana doğru yaklaşıyor.)
"Buyur evladım?"
(Yüzündeki ifade bana kısaca "Şu an bana dünyaya meteor düşeceğini söylemen lazım geri zekalı!" diyor. Ancak korkum yok, sorumu sormak istiyorum.)
"Saat neden ona yirmi var hocam? Bana bi açıklar mısınız yav?"
En son hatırladığım, sınıf öğretmenimin omzumu kavrayıp sınıf kapısının önünde annemi araması, titremesi, ağlamaklı ses tonuyla konuşması ve annemin okula gelmesi olmuştu. Evde olanlar şiddet içerikli olduğu için yazamıyorum maalesef!
Lisede de durum pek değişmedi. Artık büyümenin etkisiyle durmam gereken noktada durmak yerine 'kısık sesle' konuşuyordum! Duramıyorum arkadaşım, ben çok konuşmuyorum, konu konuyu açıyor!

Bir zamanlar susmuş bir Tolga vardı
Bunca yaşanmışlıktan sonra "4 yaşıma kadar konuşamadım, herkes uzun bir süre benim dilsiz olduğumu düşündü." desem?
Şaka yapmıyorum.
Hikayemin girişi şöyle. Doğuyorum, kafam normal bir bebek kafasından iki kat daha büyük. Fotoğraflarda minicik gövdemin üzerindeki kocaman kafamla Bratz bebeklerine benziyorum. Ancak doktorların söylediğine göre korkacak bir şey yok.
Aradan zaman geçiyor. Tolga bebek iki yaşında. Ancak geçen iki yıl içinde Tolga bebekten ses seda yok! İstediklerini ya da istemediklerini elleriyle gösteriyor, küçük homurtular dışında hiçbir ses yok!
Tolga bebek üç yaşına geliyor.
Lan bu bebek hâlâ konuşamıyor! Hatta artık bebek değil, baya baya kazık kadar çocuk!
Annemle babam beni bu durum için doktora götürürken, o dönemde alt katımızda oturan babaanneme yakalanıyoruz. Ters giden bir şeylerden şüphelenen babaannem, içeriden bir koşu çantasını ve ceketini alıp bizimle beraber hastaneye geliyor.
Bu arada, hastaneye giderken babamın iki teyzesini de babaannemin ısrarları sonucu alıyoruz! Cümbür cemaat bir şekilde hastaneye giriş yapıyoruz anlayacağın.
Babamın teyzelerinden birisi ve babaannem, sıra beklerken resmen ortalığı ayağa kaldırıyor. Yaklaşık on dakika içinde bütün Adana'yı doyuracak kadar adak adıyorlar. Olur da konuşursam mahalleliye neler neler dağıtacağız!
Sıramız geliyor. Sadece "Ben, annem ve babam gireriz." diye düşündüğümüz halde, tam altı kişi odaya tam anlamıyla dalıyoruz! Babam ve annem ayakta, ben babaannemin kucağında, teyzelerden biri babaannemin karşısındaki koltukta, diğeri sedyede oturuyor!
Annem durumu anlatıyor. "Konuşmak" kelimesini cümle içinde her kullanışında karşı koltuktaki teyzeden hafif bir hıçkırık ve burun çekme sesi, babaannemden de yeni bir adak geliyor!
Doktor, biraz daha beklememizi söylüyor. Sonuçta 'homurdanabiliyormuşum'. Annem, babam ve teyzelerden biri açıklamalardan tatmin oluyor.
Babaannem ve diğer teyze ise çıkışta kol kola girip bir şeyler konuşuyorlar, suratlarında memnuniyete dair hiçbir ifade olmadan!

Neler oluyordu?
Aradan haftalar geçiyor. Annemle evdeyiz, babam iş yerinde. Kapı çalıyor, babaannem aşağı kattan gelmiş.
"Bir hoca buldum." diyor anneme. "Bir üflüyormuş, dili çözülüveriyormuş herkesin!"
Annem karşı çıkıyor. Ancak karşısında Türkan Hanım var. Annem neden karşı çıktığını bile anlatamadan kendimi türbede buluyorum.
Hoca gerçekten okuyor, üflüyor ve bekliyor. Bekliyor, bekliyor...
Ancak bende tık yok! Sadece salak gibi gülümsüyorum çünkü tam karşımda horozlar birbirini kovalıyor, "Bunların burada ne işi var?" diye düşünerek sırıtıyorum.
"Konuşsana oğlum!" diye haykıran babaanneme sadece işaret parmağımla horozları göstererek cevap verebiliyorum.
Eve gidiyoruz...

Tam gün batarken
Aradan geçen günlerde sessizliğimi koruyorum. Babaannemse birkaç gündür evden sabah çıkıyor, akşam geliyor.
Annem, babam, hatta sanırım komşuların tamamı babaannemin yeni bir planı olduğunun farkında. Ve uzun sürmüyor. Akşam babam da evdeyken yukarı çıkıyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyor. "Bir hoca daha buldum. Bana okunmuş bir anahtar verdi. Tarsus'ta bir kemer varmış, onun altına gideceğiz Tolga'yla beraber. Tamam mı çocuğum?" diyor.
Annemin tek kaşı havada. Babamsa annesini iyi tanıyor, "Tamam anne." diyor, "Arabayı bırakayım size, gidersiniz."
Ertesi gün, beş kişilik minicik arabamızda tam dokuz kişiyiz! Arabayı halam kullanıyor. Bir buçuk saat boyunca arabada sadece dua okunduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.
Annemin kucağında nefes almadan oturduğum bir saatlik yolun sonunda babaannemin dediği kemere varıyoruz. Güneş batmak üzere.
Babaannem kardeşine sesleniyor: "Güneş batmak üzere, biz Tolga'yla kemerin altına geçiyoruz o zaman."
Bana sormadan elinde kumaşlara sarılmış bir anahtarla beni kemerin altına sürüklüyor.
Ve daha da kötüsü, ağzımı açmamı söylüyor!
Teyzelerden birinden işaret geldiği an, elindeki anahtarı ağzımın içine sokuyor ve ağzımın içinde döndürmeye başlıyor!
"Ööööğğğrk!" diye babaannemin üstüne kusuyorum!
Eve dönüyoruz...

Babaannem pes etmiyor
Tarsus'taki kemer faciasından sonra, babaannem bir süre sessizliğe gömülüyor. Zira annem ortalığı ayağa kaldırıyor! Konuşmayan oğlunu karşısına alıp her gün tembihliyor: "Babaannen bir şey yedirip içirmek isterse, ağzına bir şey sokmaya çalışırsa kaç!" Kafamı sallıyorum.
Akşam yedi suları. Evimiz hıncahınç dolu, babamın tüm akrabaları ve kuzenlerim bizde.
Bütün çocuklar saklambaç oynuyoruz. Her ne kadar konuşamasam da gayet iyi saklanıyorum, en sevdiğim oyun.
Kendi yatağımın arkasında kuzenlerimden biriyle saklanmışken, mor kazağı ve kocaman inci kolyesiyle babaannem görünüyor! Kuzenime "Git hadi ebele bakiyim!" diyip çocuğu yolluyor.
Tam bir korku filmi!
Kuzenim gittikten sonra odamın kapısını kapatıyor. Elinde çay bardağı var, içinde de su!
"Al oğlum, iç şunu." diyor. Annemin tembihini hatırlıyorum. Kafamı sağa sola sallıyorum. Ancak babaannem bu, 'hayır'dan anlamıyor! "İç hadi iç." diyor. Kafamı tekrar sağa sola sallıyorum.
"İçsene lan pezevenk, nerelerden getirdik bunu, kırmayayım bir yerlerini!" diyor, bir de kulağımı çeviriyor hafiften!
Mecbur kalıyorum. İçimden "Annecim çok özür dilerim." diye diye içiyorum.
Ve bilin bakalım babaanneme ne diyorum: "HAYRİYE HALAM NERDE?"
Konuşuyorum yani!
Evimiz hıncahınç doluyken, babaannemin "AY VALLAHİ KONUŞTU!" çığlıkları ortalığı inletiyor, insanlar resmen ağlıyor, annem bana sarılıyor ve benim tek yaptığım şey annemin yaptığı pastalardan yiyerek gülümsemek! Her şey garip geliyor ister istemez.
Saklambaç oynamaya dönüyorum...

Bütün Adana doymuş olabilirim sayemde, nerede teşekkürüm!
Bütün o adaklar yapılıyor. Mahallede bir bayram havası var.
Sonradan öğreniyoruz ki, babaannemin bana içirdiği şey 'bülbül suyu'ymuş. Bülbülün zamanında birazını içmiş olduğu suyun kalanını ben kafaya dikmişim. Yine türbede hocanın biri önermiş, suya okumuş üflemiş.
Babaannem ilk iki faciadan sonra gayet gururlu, kadının yürüyüşü bile değişiyor.
Ve ben, o günden beridir hiiiiç susmuyorum! Yazının başında, olanları okudun zaten, tekrar anlatmama gerek yok!
Babaannem ve kalan akrabalarımın duaları mı, bülbül suyunun mucizevi etkisi mi, beynimin konuşmayla ilgili kısmının o anda devreye girmesi mi, saklambaç oynamanın verdiği mutluluğun dilime vurması mıydı, bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum. Hayat, gözlerinin içi gülen bu kadar insan arasında çok güzel devam ediyor.
Ben de, ders çalışmaya dönüyorum...

2 Haziran 2017

O kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış!

Gecenin iki buçuğunda, sınavlara çalışmanın verdiği yorgunlukla koltuklara sığamadığım için Fındıklı'dan 70 liraya aldığım yer yatağıma uzanmışım, karşımdaki sarı çarşafımın bana gülümseyişini görmezden gelerek telefonumdan dizi izliyorum. Çocukluğuma döneyim, beni mutlu eden dizilerden birisi olsun diye de Sihirli Annem açmışım, zaten en fazla 11. dakikada uyuyakalıyorum. "Aman kimse rahatsız olmasın, aman duymasınlar, sonuçta çarşaftan kapı da yapsam dışarıya ses gider şimdi." diye düşündüğüm için de, o kadar kısık bir sesle izliyorum ki; karakterlerin ağzını okuyorum diyebilirim. Kaç dakika izledim inan bilmiyorum, en sonunda uykuya hazırlığın en güzel evrelerinden birine geldim. Hani tam uykuya dalacağın, eğer bir ses duyarsan uyanacağın ama duymazsan uykuya teslim olacağın an. Yarı uyur yarı uyanıktan biraz daha fazla uyur bir hâl.
Hah, tam o anda, bi inleme duydum, şak diye açıldı benim gözler. Önce bi idrak edemedim, "Lan bizim habara hubara hup Perihan Teyze yapmaz öyle şey, kimi yatağa attı oğlum bizim köpek Taci'yi mi acaba?" diyerek aldım telefonumu elime, kulağıma yaklaştırdım. Sihirli Annem terbiyesini hiç bozmadan devam ediyordu, Perihan Teyze Dudu'yu cezalandırmakla meşguldü. Şöyle yavaşça doğruldum yataktan, etrafa odaklandım. Aynı inlemenin daha yüksek seslisi geldi bu sefer, "ulan" dedim, "ben sizin ağzınıza sıçmaz mıyım!"
Geçen yazıda bahsettiğim sevişgen çift, o iğrenç sesleriyle yine halvettelerdi. Mutfakta da diğer ev arkadaşım ders çalışıyor, mesaj attım hemen, "Bu şaka di mi?" diye. Önce mutfak kapısı açıldı, sonra çarşafım; ev arkadaşım geldi. Arka fonda "Sana ninni dinletirim, inim inim inletirim" çalıyor resmen, kahpe kızı çocuk içeride artık boğazlıyor mu, tokatlıyor mu; kız nasıl bağırıyorrr, kendini Sasha Grey sanıyor sanırım, O allahın salağı oğlan da orada o kız inledikçe muhtemelen kendini Johnny Sins sanıyor, daha beter abanıyor. Midem bi bulandı, hayattan soğuduğum an olarak tarihe geçti diyebilirim. Libidomun içine sıçtılar deyyuslar, bahar gelmiş anladık kıpır kıpırsınız da abi yapmayın allah aşkına, bu nasıl bi sestir ki duyduğun an kafanda kim altta kim üstte betimleyebiliyorsun! 
Kusmak üzereydim ki, ev arkadaşım "Abi oha artık!" dedi. Bak, normalde beni başından beri okuyorsan çabuk sinirlenen birisi olduğumu anlamışsındır. Bu özelliğimle birçok arkadaşım eğleniyor hatta. Bi de, anneme söz vermişim, kesinlikle ortalığı karıştırmak, ayağa kaldırmak, insanların üstüne yürümek, son radde olarak da karakola düşmek yok. Az kalsın düşecektim birkaç ay önce, onu daha sonra anlatırım. Neyse, ben ne zaman böyle şikayet etsem, annem "Sakin ol, sen büyük olan ev arkadaşına söyle, o konuşsun. Sen yeter ki sus, aman oğlum, Adana'dan uğraştırma bizi. Sen sonradan geldin." falan diyor. Hayır, aynı kira bana da giriyor her ay, ama ben şu boktan odama daha bir allahın kulunu getiremedim çarşafımdan utanıyorum diye. En son, sanırım çocuk kızın dalağını yerinden çıkarıyordu, kız öyle bağırıyordu çünkü, durdum durdum "İĞRENÇSİNİİİİZ, BIKTIM ARTIK, MİDEM BULANIYOR SİZDEN. LAN SAAT GECENİN ÜÇÜ OLDU, UTANMAZLAR!" diye, yazlıkta gece saklambaç oynayan çocuklara kızan Orhan Amca gibi bağırmaya başladım. Hop, sesler kesildi. 
Yatağa yattım. Abi sağa dönüyorum, yok! İçimde kaldı bir sürü şey, annem yüzünden o kadar susmuşum ki, muhtemelen sabaha sivilcem çıkacak. Sola dönüyorum, "Şunu söyleseydim, şöyle deseydim, şöyle dövseydim, hadsizler, görürsünüz lan siz!" diyorum. Aklımdan türlü türlü işkenceler geçiyor, çocuğun pipisini koparıp kızın burnuna sokmak, kızın ses telleriyle çocuğu boğazlamak, öhömmm öhömm. Sabaha kadar uyayamadım, erkenden uyandım. 
Maalesef Tolga olmak, 'içinde tutamayıp atarlanarak ortalığı velveleye vermek' demek. Elimde değil, abi sakin bir insan değilim! 
Sabahın köründe geçtim bunların kapısının önüne, bağdaş kurup oturdum. Annem aramıştı, aradım kadını hemen. Sonra bir bağırmaya başladım, kızın inlemeleri benim bağırmamın yanında sinek vızıltısı gibi kalır. "Ağızlarına sıçmayan ne olsun, bu odanın kapısı açılsın bi, görecekler günlerini. Kimsiniz lan siz, yaşamak istemiyorum artık o iğrenç sesleri yüzünden! Ben raporluyum olum, ağzınıza tükürecem lan sizin!" temalı, yaklaşık yirmi dakika bağırdım. En son annem telefonda ağlıyordu, "Hemen arkadaşlarını arıyorum gelip seni evden götürsünler, ayyy allahımmm oğlum erkenden ölecem senin yüzünden!" diyip duruyor.
Mutfağa kurdum pusumu, çıkmalarını bekliyorum. Sesime uyandılar bu arada, kızı duydum "Noluyor ya?" gibi bir şey dedi çocuğa odada. 
Ve ikisi de odadan öğlen bire kadar çıkmadı! En son, bi baktım, Sashacığım çıkış kapıdan sessiz sessiz çıkıyordu Johnny ile sessizce vedalaşıp. Hazırladım kendimi, Johnny elindeki kaseye mısır gevreği koymak için mutfağa girdi.
O an içimden geçen tek şey, işkencelerimi gerçekleştirmekti. Ama aklıma annemin suratı geldi, bir de diğer ev arkadaşımın "Bu salağın babası eli her yere uzanan bir adammış, kendisine hakaret edenleri mahkemeye veriyormuş." demesi geldi. Hayır versin mahkemeye, kazanırım! Derin bi nefes aldım, eğer ters bir şey derse döveceğim, sandalyenin kolunu tutuyorum sakin olmak için. Kıçım sandalyede bile değil, atlayacağım üstüne.
Sandalyemde döndüm bunun olduğu tarafa doğru, "Sen benim bu dünyada gördüğü en saygısız varlıksın." dedim. Sohbeti aynen yazıyorum:
"Anlamadım?"
"İki kişi arasında kalması gereken ilişkileri, eğer etraftaki insanlara duyurmaya çalışırsanız ucuzlaşır; siz ucuz insanlarsınız."
"Ha?"
"Ben senin kız arkadaşının o iğrenç inlemelerini duyup hayattan ve cinsellikten soğumak zorunda mıyım? Gecenin üçünde, o seslerden görüntüyü şak diye aklıma getirip kusacağım anlar yaşamak zorunda mıyım? Sen kimsin lan?"
"Kem küm."
"Bu evde birisi sabah beşte uyanıp işe gidiyor. Her gece ikide o korkunç kahkahalarınız yüzünden uyanıp size bağırmak mı gerekiyor, laftan anlamıyor musunuz lan siz?"
Durdum şöyle, çocuğun o bakışını görünce bi durdum. Şey gibiydi, bilgisayar ekranındaki videolara bakıp kol kası yapmaya çalışırken babasına yakalanan ergen bakışı. 
"Tamam ya anladık, teşekkürler. Bitti mi?" dedi, densiz! 
"Evet, bitti, çıkabilirsin şimdi." dedim. 
Sonraki günler sevişmediler, ya da seviştilerse de ben duymadım. Hatta kahkaha da atmadılar, parmak ucunda yürüdüler, içeride insan gibi sohbet ettiler. Ve asıl bomba, bugün evden ayrıldılar!!!! 
Evet, yurt odamda nefret ettiğim oda arkadaşımın bir hafta boyunca her gün aklına girip en sonunda onu yurttan soğutarak yurttan göndermiş olabilirim ama bu performansı gerçekten beklemiyordum kendimden. Bi rahatladımmm, bi rahatladımm var ya; ne zor şey içinde tutmak, susmak. Dövecektim ama hem mahkemeden korktum, hem de gerçekten çok salak bi çocuk, dövdükten sonra üzülürdüm muhtemelen. O hareketleri, ıslık çalışı, giydikleri, tavırları, ya bakışı bile buram buram "Benim zeka seviyem eksi on bir." diyor. Hayır, sanki ben Aynştaynım da çocuğa laf ediyorum. 

Not: Tek isteğim, bir gün bi şekilde bloga denk gelsinler de "Ayy ne komik çocukmuş." diyerek birlikte beni okurlarken kendilerini anlattığımı anlasınlar. 
Not 2: Ayıptır söylemesi, ama söyleyeceğim, işleri en fazla otuz saniye sürüyordu. Ama otuz dakika gibi geliyordu, bana ne!

6 Mayıs 2017

Yepyeni Bir Kavram: Yeniden Yapımcılık!

Annemden babamdan çok Acun'u ve beyin kıvrımlarımı artıran kanalının simgesini gördüğümü fark ettiğimden beri iyi değilim. Bir sağa döndüm, bir sola döndüm, deliye döndüm ve yine Ilıcalı'yı gördüm efenim! "Ebru Gündeş bu kadar delirmemiştir." diye tahmin ediyorum!
İsmine 'yeniden yapımcılık' dediğim bu eylem ve üşenmeyip bu dergi için yeniden yarattığım televizyon programları için; önce, ucu bucağı olmayan hayal gücüme; sonra, canım Adana'mdan elin İstanbul'una 'okumaya' diye gelip kendi etrafında 360 derece dönebilen sandalyemde dönerek düşünmekten kendimi alamadığım ömrümün neredeyse tamamını kapsayan boş zamanıma ve daha sonra, Acun-Ebru ikilisine kocaman teşekkürler ediyorum!
Ayrıca, yukarıda 57 kelimelik cümle kurabilmemi sağlayan Türkçeme de teşekkür ediyorum ve programları yeniden yaratmaya başlıyorum, buyrunuz:

zeynep öztürk sana aşığım
Program adı önerilerim: "Bu Da Benim Serseri Serbest Stilim", "Sen Benim Tarzıma Laf Mı Söylüyon!?"
Formatı: Önerdiğim ikinci ismi görünce aklınıza hemen 13 tane pembe bar taburesine oturmuş, atarlı giderli 13 kadın geldi, di mi? Ancak bu programda "Bu elbise senin proporsiyonuna uymamış." cümlesini duyunca, yok efendim ağlamakmış, sinir krizi geçirmekmiş, stüdyoyu terk etmekmiş filan, olmayacak! Vallahi birinin diğerine "Ben bu varoşların arasında daha fazla kalmak istemiyorum!" dediğini duyayım, Adanalıyım ulan ben, ortalığı ayağa kaldırırım! Ortam geriliyor mu, hop abicim ver arkadan "Dembabaaa Dembabaaa!", her şey anında tatlıya bağlanacak. Sunucu olarak, her saniye "Arkadaşlar, arka tarafı ekran önüne taşımanızdan bıktık. Şimdi de kulisteki olayın aslını dokuzuncu kere arkadaşımız Ayşenaz'dan dinleyelim, çok sessiz kaldı kendisi. Seyirci de öğrensin diye soruyorum yanlış anlamayın ama kulisi buraya taşımanızdan gerçekten bıktık artık!" diyen, bir dediği ile diğer dediği kesinlikle örtüşen ve amacı, zaten avaz avaz bağıran kadınları daha fazla kızıştırmak olmayan biri olacak. Tıpkı şu an izlediğimiz gibi, kanatsız melek yahu! Üç tane de 'hoppidi' jüri ile formatımı tamamlıyorum. Stil programı dediğin bence böyle olur.

acun abi alamanyadan geldim bitbaks yapacam

Program adı önerim:
"Kamil Abi Ekmeğimi Yedi"
Formatı: Kesinlikle buram buram ün, şan, şöhret kokan bir 'ünlüler takımı' ile buram buram halk kokan bir 'gönüllüler takımı'nı denizin ortasında bir adaya bırakıvereceğim. Ben öyle “Helikopter adaya insin, bizimkiler içinden havalı havalı çıksın.” sevmem! Taksınlar paraşütlerini, helikopter adaya yaklaşınca atıversinler aşağıya kendilerini. ‘Yaşam mücadelesi başlangıcı’ dediğin böyle olur yahu. Ülke mutfağında etler, tavuklar, sebzeler, baharatlar birbirini yesin; sen git, fantezi olsun diye aç kalmayı seç ama daha fazla pirinç yemek için Kamil Abi’ni döv, olacak iş mi! Ayrıca, program inanılmaz eğitici olduğu için haftanın her günü, saatlerce, birkaç kere yayınlanacak. Yanlış anlamayın, sizin tek seferde anlamadığınızı düşünüyor değilim; amacım bilgileri pekiştirmek!

Program adı önerim: ​“Kamil Abi Ekmeğimi Yedi Panorama”
Formatı: ​Dünyadaki açlık, savaş, kirlilik bittiği için, tek dertleri “Kamil Abi bugün Hakan Abi’nin kaç gram ekmeğini yedi?” olan ve ses tonlarını duyduğunuzda dünya meseleleri konuştuklarını düşündüğünüz biri erkek biri kadın iki kişi olacak. Programda verilen önemli bilgileri bize yeniden verecekler, yetmeyecek, müptelası olan seyircileri stüdyoya toplayıp çok önemli sorular soracaklar. Sınava çalışan öğrenci mantığı şu değil miydi: Konuyu dinle, tekrar yap ve soru çöz! Aynısı işte! Hamidiye Teyze’nin Kamil Abi için stüdyoda attığı çığlıkları dinleyeceğiz. Eğer soruları doğru çözüp yüksek puan alırsa, sezon sonundaki gurur tablosuna Hamidiye Teyze’nin fotoğrafını asabiliriz!

tolga akgül, ilişki koçluğuyla yine göz doldurdu

Program adı önerilerim:
​“Fıtrattaysa Olur”, “Kaderinde Yazılmışsa Yaşarsın” 
Formatı: ​Öyle halk için başvuru adresi verip, ajanslardan oyuncu adayı toplamak filan, sen hayırdır yahu! Bu programda her şey gerçek olacak. Sinir krizleri, bayılmalar, aşk acıları, duygu patlamaları programın temelini oluşturacak. Canı sıkılan, içi bunalan yarışmacımız, 33 ekran bir televizyonun bangır bangır komut vermesiyle kendini, kameraya bakıp tek başına ağlayarak konuşmak için ‘süt beyazı’ odada bulacak. Bence ‘kırmızı oda’dan daha güzel, üstelik beyaz yahu, ferah ferah görünür vallahi! Bu arada, erkek egemenlikmiş, “Benim beyim ne derse kanun odur.”muş, “Bu eteğin boyu ne lan böyle!”ymiş, “Kıskanmayan erkek ‘yumuşak’tır, ‘delikanlı’ değildir, ‘adam gibi adam’ ‘hatun’una kısa giydirmez.”miş, kadına el kaldırmalarmış; gelmeyeyim oraya, bacaklarınızı kırarım! Serbest olan tek şey, erkek adaylarımızın gömlek düğmelerini göbek deliklerine kadar açmaları. O kadarına da karışmayalım!

münevver hanıma talibim esra hanım

Program adı önerilerim:
​“Tolga İle Evlenince Kalıtsal Varyasyon”, “Tolga’yla Seri Üreyiverin” 
Formatı: ​Bunlar kaldırılıyor muydu en son, bir şeyler oluyordu sanki! İlk önerim, gelen her adaya şarkı söyletmek. Türkiye’nin yeteneklerini buluyoruz, biliyorsunuz. Bırakın dileyen Ankaralı Turgut’tan söylesin, dileyen Sia’dan; biz eğlenmemize bakalım! Evlenmek için başvurup programa gelen ve 556 bölümdür evlenemeyen Hikmet Abi’yi, ilişki koçunu koltuğundan atarak koçun yerine koyacağız. Ortalık bir anda karışıp sesler bir anda yükseldiği an, keseceksin canlı yayının sesini; seyirci sessiz sinemasını izlesin dursun. Hatta bir an “Acaba televizyon mu bozuldu? Ses kapatma tuşunun üstüne mi oturdum yahu?” diye düşünebilsin, paranoyak etsin herkesi! Ve yine ‘hoppidi’ bir sunucu ile formatımı tamamlıyorum. 

Açıkçası, bunlar içinize sinmezse, elimde birkaç format daha var. “Her Güne 1 Yeni Klasik” diye bir program olsun mesela, “Kamil Abi Ekmeğimi Yedi”deki yarışmacılar, evlerinde dünya klasiklerini okuyup kitabı anlatsınlar, karakterlerden bahsetsinler, yazarını tanıtsınlar. Ya da “Sanatçıya Soruyorum” diye bir röportaj programı olsun, gelen konuk senaristte tekniğini anlatsın, oyuncuysa beslendiği şeyleri, yazarsa yazma serüvenini. Soruları soranlar da “Bu Da Benim Serseri Serbest Stilim”deki 13 kadın olsun, bizim sanatçıyı terletsinler! Veya “Bugün Sahnede Ne Var?” diye bir tiyatro programı olsun, şehirlere gelen oyunlardan ve içeriklerinden kısaca söz etsin. Bunları izlemeye “Fıtrattaysa Olur”dakiler gitsin, not alsın, bizlere anlatsınlar. 
Bu programların ‘panorama’sını izlemeyen de Acun-Ebru gibi olsun!

Tolga Sözlüğü
hoppidi: (sft.) ağlaması ile hareketli türkü duyunca ağlamayı bırakması arasında geçen sürenin dört saniye olduğu insan.
yumuşak: (geri zekalılara göre insan'a, kalan insanlara göre nesneye sft.) sertin tam tersi, dokunulduğunda çukurlaşan şey.
delikanlı: (geri zekalılara göre şöyle sft.) muhteşemmm, öpülesiii, sözünün erii, güvenilirr, kıskanç, sahiplenici, 'hatunumm' diyen, off anam offff errrrkek! (ancak kalan insanlara göre şöyle sft.) çocukluk çağından çıkmış genç erkek. 
adam gibi adam: (yukarıdaki özelliklere ek olarak) yardıma ihtiyacınız olduğunda koşup işinizi halletmiş ya da sizin sevdiğinize yan gözle ölse bakmayacak olan errrrkek 'gardaş'ınız. çok selam söyleyin benden canım.


NOT: Bu yazı, bir dergi için yazıldı. Dayanamadım, hemen buraya da koydum. Blogta yüzümü ilk kez paylaştım bu arada, keşke düzgün bir fotoğrafımı koysaydım, yine rezil oldum lan. 


3 Mayıs 2017

Başıma gelenler, hep senin yüzünden!

Neredeyse yedi hafta olmuş eve çıkalı. Açıkçası, İstanbul, ilk yılımda sanırım bana pek iyi davranmadı. "Allahın Adanalısının ne işi var burda lan!" mı dedi ne yaptı bilmiyorum ama başıma gelmeyen kalmadı. Eğer en başından beri okuyorsan biliyorsundur, ben buraya ilk geldiğimde, eylülün başında, eve çıkmıştım. Çatı katıydı, arada bir kafamı duvarlara vuruyordum, alt katımda Suriyeliler ve Romanlar yaşıyordu ama çok sevimliydi bence. İnternetim yoktu diye bir kumarhaneye gidip her gün yedi bardak çay içiyordum, amcalar nargile içip küfrederken ben yazı yazmaya çalışıyordum. Bir de tabi bir Tolga Tilbe hikayesi, sanırım artık bahsetmeme gerek bile yok. İki acılı lahmacun yiyip klavye başına oturuyormuşçasına hüzün, keder, özlem, sıkıntı, dert; ne ararsan işte. "Vazgeçtiii direnişimm, seni sevmeyi ağır ödüyorummm." eşliğinde yemek yapma, ev temizleme. Sadece tv2'yi çeken televizyonumdan ola ola Kavak Yelleri bağımlısı oluşum, Efe'ye hissettiğim yakınlık. Bir yandan da her gün "Arkadaş buldun mu, yanına birini alıyorsun di mi?" diye soran annemlere de ev arkadaşı bulacağımı söyleyip kimseyi aramamıştım. Kafamdaki tek aday maalesef buzdolabına benzediği için uyuşamadık. Babam Acun olmadığı ve ben de daha fazla yük olmamak istediğim için yurda geçmiştim. Dayanabileceğim kadar dayandım, bak çok ciddiyim. Ben kolay kolay biriyle yaşayabilecek birisi değilim, hele ki kıçımın hemen dibinde olan biriyle. Ama en son, oda arkadaşlarımı geçtim, temizlik görevlisi, temizlik şefi ve en sonunda da yurt memuruyla bağıra çağıra kavga ettim. Yazdıklarımda abartma hiç yok, en son adama "Hadsiz! Terbiyesiz! Kimsin lan sen, göreceksin gününü hayırdır sen!" diye bağırıyordum. Hah, aynı gün, eşyalarımın tamamını toplayıp yurttan ayrıldım. Havalı bir şekilde çıkmayı çok isterdim ancak burnumda sümüğüm, elimde iki kırık valizim ve yanımda yine iki valizimi taşıyan bir başka arkadaşımla, yapabildiğim tek şey arkama bakmadan küfrederek çıkmak oldu. 
O günden beridir evde kalıyorum. Hayat burada da cilvesini gösterdi bu arada. Ev iki oda bir salon, iki oda da dolu tabi. Salonun girişini de artık ne düşünerek yaptılar bilmiyorum, kapısız yapmışlar. Ve bilin bakalım, kim salonda kalıyor... Rica ettim, çivi çakarak dünyanın en korkunç rengindeki çarşafı bir uçtan bir uca astık. Resmen estetik cinayet! Zaten sadece üst taraf kapandı, alt boş kaldı, giriş kapısı hemen dibimde bir de. Milletin misafiri geliyor mesela, allahımmm, o çarşafa bakmak için iki saniye duruyorlar, "Bu ne lan?" diyerek. Ben de o arada içime içime ağlıyorum çarşafımın rengine ve duruşuna bakıp. Eve bir arkadaşımı çağırmak istiyorum diyelim, çarşafımda bir surat beliriyor, "Heheheh, emin misin burayı göstermek istediğine?" diyor sanki. İki kocaman kanepe var odada, ben önce kanepede uyuyordum. Tabi iki metre adamı sığdırabilecek herhangi bir kanepe henüz üretilemediği için her sabah 90 yaşındaki Metin Amca gibi "Anammm anammm belimm, oyy kulunçlarımm!" diye bağırıyordum. Çatı katındaki evimden kalma yer yatağında uyuyorum bu yüzden, kanepelerde kıyafetlerim var. Serdim külotlarımı dört bir yana, ohhh, çarşafımı açan birisi manzarayı gördükten sonra psikolojik destek isteyebilir sanki. Ha bir de yazmayı unuttum. Ev arkadaşlarım iki tane ÇİFT! İkisi de sevgilisiyle kalıyor. Bir çift var kiii, anam anamm, içeride ne yapıyorlar ne ediyorlar, kim kimle, seslerden şak diye anlayıveriyorum. O işi biraz daha sessiz yapmaları gerekiyor bence. Hayır abi, kıskanıyorum bir de. İnsan en kötü gider ilişkide üçüncü kişi olur di mi, ben oldum mu sana beşinci kişi... Onların seslerini duydukça odadaki benim sarı çarşafımla konuşasım geliyor, "Eee, sana otantik ve erotik manzaralar sunamıyorum kardeşim, kusura bakma. Bende daha çok sanat vallahi!" Bunlar içeriden çığlıklar atıyorlar, ben Hamlet okuyorum. Bunlar işlerini halledip yorgunluk sigarası içiyorlar, ben Nazan Öncel dinleyip yazı yazıyorum. Bunlar ikinci postaya geçiyorlar, ben internetten Posta gazetesi okuyorum... Ben var mıyım yok muyummm, kimse takmıyor; kavga ediyorlar, bütün her şeyi duyuyorum çünkü çok affedersin kıçlarını yırtıyorlar. "Hoop abi, kız haklı şimdi." diyesim geliyor, sanki önümde oluyor olay. Ama yapacak bir şey yok, burası olmasaydı sokakta kalacaktım bildiğin. O yüzden bir iki ay daha dayanmam lazım, neticede kıskançlık faktörü de var, "Ben neden yalnızım lann!" dedirten. 
Geçen cuma, evde yine ben ve sarı çarşafım oturuyoruz. Bunlar da üç gün tatil diye, sevgililerini alıp tatile gittiler. Bu arada, cumartesi sabahın köründe Radyo Tv'den dört tane sınavım var, pazar günü olanlardan bahsetmek istemiyorum bile. Otuz iki üniteden sorumluyum bildiğin, "Özetlerden okur, öyle not çıkarırım." diye diye ben her şeyi cuma gününe bırakmışım. Hedefim, sabah üçte uyanıp yediye kadar ders çalışmak, sonra da ebesinin nikahından Göztepe'deki okula sınava gitmek. Saat gecenin on biri, bir anda efsane bir 'şak' sesiyle elektrik gitti. Hemen kapının yanına koştum, şalter atmış. "Ohh," dedim, "İndiririm ve elektrik gelir." Ben şalteri indiriyorum, apartmanın içinden cızırtılar geliyor. Altıma sıçacam korkudan, açtım kapıyı koştum aşağıya. Bir baktım ki ana şalter kablosu pert olmuş, alev çıkıyor üstünden. Hemen bütün şalterleri kapattım, alev söndü. Bu arada telefonumun şarjı yüzde 45 mi ne, bırak gece üçü, bir saat sonrasına bile dayanmaz. Gece üçte kalkıp ders çalışacaktım güya, evde lamba yanmıyor lan, mum hak getire zaten! Sandalyeye oturdum, perdeleri açıp güneşin doğmasını bekledim. Sıfır uyku ve bir kısmı yetişmeyen konularımla sınava gittim. 
Bilin bakalım kim sınava telefondaki screenshot'la girilemeyeceğini unuttu? Koskoca Göztepe'sin sen ya, sabah bir internet kafe açık olmaz mı, bir kırtasiye açık olmaz mı giriş belgesini çıkarabilmek için? Yok yok yok! Fotoğrafçılara soruyorum, adamlar "Bizde yazıcı yok." diyor. Okula girdim utana sıkıla, müdüre anlattım durumu. Adam aldı beni odasına götürdü belgeyi çıkarmak için. Ancak tabii ki ben yine bazı salaklıklar yaptım. 
Bir gün, ezberlemeyip kaydettiğim şifreleri bilmem gerekeceğini hissediyordum. O gün, cumartesi olmamalıydı! Açtı sayfayı adam, "Hadi bakalım yaz tc ile şifreni de çıkaralım belgeni." dedi. Haydaaa, lan ben ezberlemedim ki! Bir kere attım kıçımdan bir şifre, onu da kaydettim, bilmiyorum! Kısık bir sesle "Şeyy, ben şifremi bilmiyorum, kayıtlı diye hiç bakmadım." dedim. Adam bi durdu şöyle, o nefes alışverişini duyuyorum bu arada. "Ama telefonumda var giriş belgem, ekran fotoğrafı almıştım, aha bakın bakın." diyip duruyorum. "Yazıcıya bağlansana o zaman." dedi, tam bağlandım, sıçtığımın yazıcısının wifi kısmı bozukmuş! En sonunda, en yakın arkadaşımın bana attığı Whatsapp fotoğraflarını ve hafif erotizm içeren görüntülerimi unutup "Bilgisayara telefonumu bağlayalımm!" dedim. Bağladık. 
Kendimden en çok utandığım andı diyebilirim. Oyyyy, çarşaf gibi çıktı meydana galerim, neleeer nelerr! "Oğlum bunlar ne?" diyor adam, "Kusura bakmayın müdür bey, arkadaşım biraz orospu olmuş." mu diyeceğim adama?  Yandan da müdür yardımcısı "Kendisi hariç herkeslerin fotoğrafı var... Bu yeni nesil uçmuş vallahi." diyor, daha çok utanıyorum. En son aldım adamın elinden bilgisayarı, "Verin verin ben bulurum." dedim, çıkardık belgeyi. 
Sınav çıkışı, evde elektrik yok, telefonumu şarj edip internete bağlanmam lazım diye kalktım Starbucks'a gittim. Yemin ediyorum şu gariban kahveciyi kahve almak için kullandığım o kadar az gün var ki. Ya tuvalete gidiyorum, ya hava soğuksa ısınmaya. Prizin yanında bir koltuğa geçtim, bir film açtım, o kocaman koltukların birinde bir uyumuşummm, ağzımdan salyalar aka aka uyandım yemin ederim. 
Başına bunlar gelen ve diğer gün sınavı olan her geri zekalı öğrencinin yapacağı gibi, ben de "Cumartesi de hava ne güzelmiş, ne işim var evde yahu." diyerek arkadaşımı aradım. Önce onda kalacağımı söyledim, sonra da Kadıköy'e gelip benimle bu havanın keyfini çıkarması gerektiğini anlattım. Kalktık beraber senaryo konferansına gittik, oradan çıkıp yemek yedik ve tiyatroya gittik. Muhteşem geçti orası ayrı ama sabah dörtte eve geldik, ben yine iki saat sonra uyanıp sınava gittim... Eve geldikten sonra öğlen üçte bir uyumuşum, sabah üçte uyandım. Kimse bana ulaşamamış, davul çalsa bile uyanamadığım için hiçbir aramayı da duymamışım. Yemin ederim, hâlâ uykum var. 

21 Mart 2017

Yedi ay sonra, tam yanımdan O geçti.

-Bütün yazı boyunca bu çaldı.-
Elimde, yurttan apar topar ayrılınca eşyalarımı sığdıramadığım için evde bıraktığım çantam yüzünden dört koca kitap; omzumda, sıcak yüzünden nereye koyacağımı bilemeyip attığım mavi ceketim; boğazımda, hastalığım yüzünden kocaman bir yumruyla, Kadıköy'de aşağı doğru inerken, O'nu gördüm.
O'nu en son, ağustosun on beşinde, İstanbul'a ilk gelişimde, kayıt için okuldayken; yarı tesadüfi bir şekilde görmüştüm. Kapıdan girişiyle kalbimin göğüs kafesimden çıkması aynı anda olmuştu. Saçları beklediğimden daha sarıydı, parfümü çok güzel kokuyordu. Konuşmuştu sonra, sesini duymuştum. Sesi vardı, sesinin tonu, tınısı. Elimi sıkmıştı hatta, oturup konuşmuştuk. 
Anlattıklarımdan sonra, beni okul kapısından geçirirken, onu bir daha görmek için can atıyordum. Bana cevap vermemişti, ne diyeceğini bilememişti ama belki de cevap vereceği zaman her şey olumlu olacaktı. 
Bana on üç gün sonra attığı, içinde, içimi mahveden cümlelerin olduğu o mesajı attığındaysa, bir daha asla görmeyeceğim sanıyordum. Aynı şehirde olacağız, aynı okulda olacağız, ama onu görmeyeceğim. Görmeyeceğim işte. Denk gelmeyeceğiz, aynı yerlere gitmeyeceğiz, aynı semtte dolanmayacağız. Bana hiç gelmeyen birisi, benden bir mesajla giderken; ona el salladım ve onu uğurladım sanıyordum. 
Onunla kendimi beraber hatırladığım tek bir kare var. Karşısında titrerken konuşan, dokuz ayın acısını karşısındakine anlatan, Adana'dan İstanbul'a gelmiş, geldiği yer hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir ben ve beni, hayretler içinde dinleyen, anlattıklarımı dinlerken önündeki yemeği yiyemediği için eliyle iten ve sigara yakan, ne diyeceğini bilemeyen o.
Hatırlıyorum. Sınav yılımın ortası, iki buçuk aydır tek kelime konuşmamışız. Ben öyle bir seviyorum ki, fotoğrafını gördüğüm an içim gidiyor, kalp krizi geçiriyorum, her gece konuşacaklarımı düşünüyorum. Bir mekandayız, mesaj atmak için içim gidiyor. Arkadaşım telefonumu almış elimden, "Yazmayacaksın." diyor, izin vermiyor. Ama kafaya koymuşum, yazacağım. Hem o da beni merak ediyordur, ikinci kez sınava hazırlanıyorum, sormak ister belki de halimi hatırımı. Sohbet oradan yürür, benim yüzüm güler. Severken gurur mu olurmuş? 
Eve vardığım gibi telefonumu açıyorum. O kadar heyecanlıyım ki, bu sefer olacak biliyorum. Beni kabul edecek, istememezlik yapmayacak. "Napıyorsun?" yazıyorum. Altta "yazıyor..." çıkıyor. Telefona yapışmış haldeyim, gözlerim ekranın üzerinde. Ne yaptığını söylüyor, beni soruyor. Beni soruyor işte, başardım, oldu. Söylüyorum. 
Sonrası yok. Yazdığım mesaj görülüyor. Bir buçuk saat boyunca ekrana bakıyorum. Bir şeyler daha soracak, "Çalış bak, yanıma gel." diyecek. Demiyor. Sohbet burada bitiyor. Dört cümle. Yazmaya karar verişim dört koca gün ve mesajlaştığımız dört küçük cümle. 
Bizim evde bir kanepe var, sığamadığım, her uzandığımda belimi mahveden. Elimde telefonumla, telefonumu yüzüme doğru kaldırmış sımsıkı tutarak uyuyakalıyorum. Sabah uyandığımda olanları anlatmak bile istemiyorum. Gece ateşlenmişim, koltuk yüzünden belim mahvolmuş, ateşlendiğim için ağzımın içi yara dolmuş, telefonu sıkmaktan avuçlarımla parmaklarımın arası kanamış. 
O hafta hiçbir şey yiyememiştim. Yaralar yüzünden. Habire uyuyordum. Rüyamda görürüm diye. Gözlerim şişmişti artık uyumaktan.
Yine hatırlıyorum. Konuşmaya ilk başladığımız zamanlar, dershanede hep en önde otururdum. Herkesten önce çıkayım da eve koşayım, onun yüzünü göreyim. Uzağı göremiyorum diye, dakika saymak için. Zil çalınca da koşa koşa eve giderdim.
İstanbul'a ilk gelişimi hatırlıyorum sonra. Bana o mesajı, gelmeme bir gün kala atmıştı. Adana'da nasıl kalırım diye uğraşmıştım. Kimseye belli etmemek için, araba garajında ağlayıp insanların yanına geliyordum. Bir ev tutmuştum, çatı katındaydı. Gelince, halletmem gereken o kadar işi tek başıma yaparken, yolları karıştırınca, yemeği yapamayınca, temizliği beceremeyince, oturup ağlıyordum. Bunların hepsi, o, beni sevmedi diye oldu! Beni sevseydi, bunların hiçbiri olmazdı ki! Allah benim belamı versin! 
Doğum günüyle sınavım arasında tam bir hafta vardı. Ben, sınavıma bir ay kala, onun doğum gününe gün saymaya başlamıştım. Dayanamayıp bir gün öncesinin gecesinde kutlamıştım. Hatta annemi ikna etmiştim, sınavımdan sonra İstanbul'a gelecektim, onunla buluşacaktım. Ona hediye alırdım belki, bir kahve içerdik, ben Adana'ya geri gelirdim. 
Önümde uçak bileti sayfası açık. Tek yapacağım şey, 'onayla'ya basmak. Ondan bir duysam, "Gel, içeriz." dese, anında gideceğim. Ne sınavı be, aklıma gelen en son şey sınav. Dayanamayıp sormuştum, "Geleyim mi?". 
Bana hayatında birisi olduğunu, mutlu olduğunu anlatmıştı. Teşekkür etmişti, ama gelirsem hayatındaki kişiye ayıp olacağını söylemişti. Evet, onaylamıştım; ama mutsuzluğumu.
Nazan Öncel, Yıldız Tilbe... Onun fotoğrafını gecenin birinde açıp ikiye kadar konuşurken arkadan şarkı söylüyorlardı, ben de prova yapıyordum. Şöyle diyeceğim, bana şunu söylerse öyle diyeceğim, ya demezse, o zaman da böyle derim!
Uçaktan inerken, insanlar İstanbul'u seyrediyorlardı. ben de "Şimdi bu dairelerden birisinde O mu oturuyor?" diyordum. Aynı şehirde nefes alıyorduk artık. 
Birinden nefret etmek için dua edeceğim aklıma gelmezdi. Sonra görmek için, sonra görmemek için, sonra beni hatırlaması için. Belki de unutmaması için, sonra mesaj atması için. 
Cehennemin dibindeki okuluma, sırf kantinde onu görürüm diye kendi fakültem olmadığı halde gidip oturdum. Bütün arkadaşlarını gördüm, Hepsi kanlı canlı karşımdalardı, bir tek o yoktu.
Diş hekimliğini kazandığımı görsün diye durum paylaşıyordum, en sonunda mesaj atmıştı, hayırlı olsun demişti. 
Aşk acısı çekince hayatınızdaki en ufak kötü gelişmeyi ona bağlıyorsunuz. Kaleminiz mi kırıldı, sizi sevmediği için. Ev mi kirleniyor, size değer vermediği için. Yolunuzu mu kaybettiniz, size yazsa emin olun doğru yolda olurdunuz.
Elimde kitaplarım ve omzumda çantamla Kadıköy'de yokuştan aşağı inerken, tam yanımdan, iki arkadaşına en kenarda bir şeyler anlatarak O geçti. Yana doğru dönmüş konuşuyordu.
Görünce elimdeki kitaplara ne olduğunu bilmiyorum. Arkamı döndüm. O, yokuş bitene kadar yana dönerek arkadaşlarına bir şeyler anlatmaya devam etti. Sonra da sola döndü, gözden kaybolana kadar izledim.
Bundan sonrasını yazmayacaktım, yazmak istemiyordum.
"Ben gidiyorum." diye bağırıp o yokuşu koşa koşa çıkıp sola döndüm. Her yere baktım, koşa koşa. Bir yandan ağlıyorum, bir yandan mekan kapılarında durup içeri bakıyorum. O kadar rezil, o kadar kimsesiz, o kadar çaresizdim ki.
Arkadaşım telefonda "Seni tabii ki gördü, görmemezliğe geldi. Şimdi eğer karşısına çıkmış olmak için çıkıp kendini gösterseydin senin aciz olduğunu düşünecekti, yapma." derken, bir mekanın merdivenine çöküp hıçkıra hıçkıra ağladım.
Beni görmedi diye mi, gördü de umurunda bile olmadım diye mi, görsün diye uğraşıp başaramadım diye mi, bilmiyorum. İki metre adamı görmüştür diye düşünüyordum.
Saçlarını kestirmiş, sarı kısımları gitmiş. Bembeyaz teni vardı. Simsiyah giyinmişti.
Allahım, neden ben? Dün hayatımın en boktan günlerinden birini yaşadım sanırken, o valizleri acilden çıkmış hasta halimle yaka değiştirip taşırken sınavımın en zor kısmındayım sanıyordum. Bugün neden böyle oldu? Ben neyi yapamadım da yine olmadı, yine niye üzülen, mahvolan ben oldum?
O mekan merdiveninden kalkıp onu aramaktan ve ona kendimi göstermekten vazgeçmiş bir şekilde rıhtıma doğru yürürken, aklımda tek bir şarkı çalıyordu: "Bunca şeyden sonra, bir sitem etmişim, çok mu? O kadar özlemişiz, bir merhaba yok mu? Ah o susmaların, başını eğmelerin, ya o gitmelerin yok mu? İnanıyorum hâlâ, bir deli gibi sana, inanmasam mı yoksa, bir umut işte..."
İyi değilim, iyi olmak için çabaladıkça daha da kötü oluyorum. Bu bir sınav mı bilmiyorum ama çok uzadı, artık kaldıramıyorum, başaramamaktan da çok korkuyorum. Ve sanırım başaramıyorum.




17 Şubat 2017

İstiklal Caddesi'nden Numune Aciline...

'İstanbul' demek, Adanalıların kendi şehirlerinde dokuz dereceyi görünce "Bugün evden çıkılmaz, hava buz gibi!" demesine rağmen İstanbul'da dokuz dereceyi görünce "Ayy, bahar gelmiş resmen, Adalara mı gitsek?" demeleri, coşmaları, kendilerinden geçmeleri demek. 
Adana'dan İstanbul'a döneli bir hafta oldu. Uçağa giderken "Canım memleketim, keşke hep yanında kalsam. Havası güzel, insanı güzel, hey maşallah!" desem de, içimde nasıl bir kahpe varsa artık, İstanbul'a gelir gelmez gezmelere doyamadım! Meğer ne kadar özlemişim. Yalnız tek bir sorunum var, hiç param yok. Baya baya yok, üç hafta boyunca harcamam gereken parayı harcarken hiiiç bitmeyecek gibi geliyordu. Ya bir de sanırım Adana'da midem büyüdü bir şeyler oldu organıma, doymuyorum arkadaş! Geçen gün, kahvaltıdan sonra sadece üç öğün öğle yemeği yedim. Akşam löp löp götürdüğüm şöbiyet tatlılarını saymak bile istemiyorum. Yaşamak için yemiyormuşum onu anladım. Üç öğünlük öğle yemeği maratonumda ikinciyi yerken kendimi gördüm. Nefes almıyorum, o sosları sanat eseri gibi yan yana dizmişim, her lokmamda gözlerimi kapatıp bi yükseliyorum, arada ağzımdan "Mmmmm, offf" gibi cinselliği çağrıştıran sesler çıkıyor, ortamda konuşulanı hiçbir şekilde dinlemiyorum zaten. Nasıl bi adam oldum çıktım yahu. 
Bugün, arkadaşımın doğum günü için okul çıkışı bir şeyler yapalım dedik. Bu arada, her gün kendime "Bugün dışarı çıkmayacaksın, paran bitince köpek gibi sürüneceksin geri zekalı!" desem de hiçbir şekilde takmıyorum... Neyse, İstiklal'e gidiyoruz, ben vapur diye tutturdum. Hep beraber bindik, hava o kadar güzel ki. İstanbul'un en güzel yanı kesinlikle vapura binmek. Anacım, bi akbil basıyorum, yemin ederim yirmi gün Tayland'da masaj yaptırmış da dönmüş gibi oluyorum, nasıl huzur doluyorum anlatamam. 
Karaköy iskelesine vardık. Bi anda kokusu mu geldi anlamadım, benim canım bir balık ekmek istedi, Allah Allaaah! Aşeriyorum resmen, gastrin hormonum zirvesini yaptı diyebilirim. Bir yer bulduk hemen iskelenin yanında, oturduk. Yazarken içimden "Oha allahın ayısısı Tolga!" diyorum ama, ben önce balık ekmek söyledim. Oturdum onu bir güzel yedim. Kürdanla dişlerimi temizlerken benimle aynı yemeği yiyen gariban arkadaşlarım daha yarısına gelememişlerdi... Sonra baktım, "Lan benim neyim eksik, ben de şu an bir şeyler yemeliyim!" diyerek bu sefer de tavuk dürüm söyledim, "Mmmm, offf" sesleri çıkararak onu da yedim. En son karşımda oturan çocuk benimle röportaj yapmaya çalışıyordu, "Adana'da herkes mi böyle?" diye. Ben de o anda içimden "Offf beee, keşke soğan ekletseydim içine." diye içime içime ağlıyordum. 
Beyoğlu, İstiklal derken başladık yürümeye. Sanat galerilerine girdik, kiliselere baktık. Bu arada, hayatımda camiye bir kere gittim, onda da ilkokul dördüncü sınıftaydım, okul gezisiydi, "Ovvv yess beybee, halılar filan harika ortam yav." diyerek zincirli kot pantolonumla yan taklalar atıyorduk sınıfın erkekleri olarak, dua etmeyi unutmuştuk hepimiz. Kiliseye bir girdik, içime bir din aşkı girdi. Gittim kendime mum aldım hemen, tek mum alıp iki dilek diledim "Bismillahirrahmanirrahimmm" diyerek... Ya alışkanlık olmuş ne yapsaydım? Fotoğraf çekmek yasakmış, ben utanmadan başladım snap için video çekmeye. O anda tak tak müzikler filan kesildi, arkadan bi ses, "Video çekmek yasaktır!" diye haykırdı, altıma sıçtım korkudan. 
Gerçekten o kadar güzel gezdim, o kadar mükemmel yerlere girdim ki... Cezayir Sokağı diye bir sokak varmış mesela, mimarisine bayıldım. Karaköy'de mekanların olduğu kısıma gitmemiştim, çok sevdim. İstiklal Caddesi için içimden hep "Adana'da da yan yana bir sürü mağazanın olduğu bir cadde var, senin farkın ne?" diyordum, tüm söylediklerimi yuttum. Sen neymişsin be İstiklal! Kızılderelisiyle, sokak sanatçılarıyla, duvar resimleriyle, yandan geçen delisiyle, telefonda bağıra bağıra konuşan adamıyla, hem turisti hem yerlisiyle; sen gerçekten bambaşka bir şeymişsin! 
En son ayaklarım sızlamayı bırakıp dile gelmişti ki, dönmeye karar verdik. İşte ne olduysa, dönüş vapurunun sonunda oldu! 
Ben, doğum günü olan arkadaşım ve Sena kaldık. Vapur Kadıköy'e yanaştı, insanlar inmeye başladı. Ben dalmışım, kafamı bir çevirdim ikisi de ortada yok. Ayağa kalktım, arkadaşımı merdivenden inerken gördüm, pıt pıt pıt yanına gittim. Üst kattan aşağı iniyoruz ama merdivenlerin eni hiç abartmıyorum, en fazla on beş santim! Ayağım kırk yedi numara, sadece topuk kısmım sığıyor, tutuna tutuna iniyorum düşmemek için. İçimden de yapan adama küfrediyorum, herkes arkadan beni ittiriyor çünkü "Hadi artıkkk!" diyerek. 
Sağ salim indik arkadaşımla, tam vapurdan çıkacağız, Sena'yı göremedim. "Sena nerde Merv..." demeye kalmadan, arkadan bir çığlık! "AYYYY, OYYY, AHHHHH, ÖLÜYORUM SANIRIMMM!" Seslerden sonra, sahibi göründü. Ayak ucundan karnına kadar tozlar içinde, gözlüğü yamulmuş, gözyaşları akan, bir elini kıpırdatamayan Sena, bize bakıyor... 
Hemen koştuk yanına, dördüncü basamakta kaymış, pat pat pat düşmeye başlamış, kolunun üstüne gelmiş bedeni. Öyle böyle ağlamıyor, ortalık ayağa kalktı! Vapurda bir sürü kişi ambulansı arayalım diyor, çok büyük bir kaza da değil gibi diye meşgul etmek istemiyoruz. Ama Sena öyle bir ağlıyor ki, hemen en yakın hastanenin yolunu tuttuk, adı Numune imiş. 
Bu arada, İstanbul'da taksiciler gerçekten sinir bozuyor. Kız kolunu kıpırdatamıyor, ağlıyor yanımızda hüngür hüngür, adam, yol on lira tutacak da az kazanacak diye bizi almıyor! Bacağım kopsa yine götürmezler kısa mesafeyi, bugün anladım diyebilirim.
Hastaneye ulaştık, geri zekalı adam bizi yanlış yerde indirdi. Hiç abartmıyorum, tam kırk dakika, hastanenin bahçesinde otuz kişiye acilin yerini sorduk. Bir insan evladı mı doğru bilmez, bir insan evladı mı çalıştığı yeri öğrenmez, tarif edemez! Hepimizin sinirleri bozuldu, böyle durumlarda da en sakin durmaya çalışan insan maalesef ben oluyorum. Ben de bilmiyorum ama bu konularda yukarıdaki bana bi soğukkanlılık vermiş, yok böyle bir şey! Küçükken havuç keserken parmağımın ucunu koparmıştım, ortalık kan gölü, annem ağlıyor, babam hastaneye ulaşacak araç arıyor koşarak, bense o kesemediğim havucu hatır hutur yiyordum televizyon izleyerek. Yine öyle oldu. Arkadaşım saçını başını yolmaya başladı. Sena'nın meğersem hastane fobisi varmış, hastalık hastaymış aynı zamanda. Yani grip olsa, "Yarın gece öleceğimmm!" diyerek ağlayan ve senin de sinirini bozan tiplerdenmiş. 
Bi arkadaş grubu gördüm, koşa koşa gittim yanlarına, acilin yerini sormak için. Sena arkadan bir geldi, "Hastaneleri sikimmmm, doktorları sikimmm, sistemi sikimmm!" diye bir bağırmaya başladı kızlara, garibanlarım benim neye uğradıklarını şaşırdılar. O an içimden "Normal bir arkadaşım neden yok?" demek geldi yine... 
En sonunda acili bulduk, gittik röntgen çektirdik hemen. Bizimkinin omuzu çıkmış. Acilde de genç bir doktor var, belli yeni mezun olmuş. Sanki "Evettt, yumurtaya un ekliyoruz ve karıştırıyoruzz." der gibi, "Bi şeyi yok yaaa, omuzu çıkmış sadece, takarız şimdi iki dakkaya." dedi. 
İki doktor ve Sena geçtiler içeri. İçeriden gelen sesleri yazmak bile istemiyorum! En son, alçı odasının kapısının önü insan kaynıyordu, Sena'nın çığlıklarını duyan geldi... Herkese de açıklama yapıyorum, "Bi sorun yok, evet evet gayet iyi." diye. Allahın manyağı, içeride "BU GÜN HAYATIMIN EN KÖTÜ GÜNÜÜÜ, ÖLÜYORUMMMM ALLAHIMM, NOLUR GENEL ANESTEZİ YAPIN AYYY!" diye öyle bir haykırıyor ki, sanırsın içeride bunun kolunu bacağını kesiyorlar. 
Doktor çıktı dışarı, "Yerine taktık omuzunu ama... şey, arkadaşınızın psikolojik sorunları olabilir mi?" dedi... Bir bilse, ah bir bilse benim sorunu olmayan arkadaşımın olmadığını. 
Anlayacağın, efsane bir gün geçirdim. Yine beş parasızım, Sena'dan borç aldım iki lira nakit param olsun diye. Birkaç gün gezmeye niyetim yok. Gezmek istersem de Taksim pavyonlarında çalışmam gerekiyor sanırım önce. 

NOT 1: Efsane şeyler oldu. Annem Ağustos'ta İstanbul'a, yanıma taşınıyor. Birtakım ev partisi planlarım artık bitse de, mutluyum. 
NOT 2: Normalde, anlatacağım bir şeyler daha vardı. Ama sınıfta blog muhabbeti döndü, ben de "Var." diyince herkese göstermemi istediler. Yazabilirim ama belki sonra.
NOT 3: Söz veriyorum, daha sık yazacağım. Bu da, bu aralar beni mutlu eden bir şarkı. Hadi kocaman öptüm.