14 Haziran 2017

Bülbül suyu mucizesi

'Gevezelik' ile 'konuşkanlık' arasındaki ince çizgi üzerinde, elinde uzun bir sopayla dengede durmaya çalışan bir insanım ben!
Yazılarımın uzunluğundan, bir olayı anlatırken verdiğim tepkilerin süresinden, biriyle tartışırken cümlelerimin uzunluğu yüzünden haksız olsam bile haklı çıkmamdan, karşımdaki, yaşadıklarını anlatırken en küçük ve kimi zaman da en gereksiz ayrıntıyı sorgulamamdan anlamış olman gerekiyor o çizginin neresinde olduğumu.
İlkokulda bütün öğretmenlerim dersin ortasında elindeki tebeşiri yere fırlatıp annemi aramaya giderlerdi. Ya da idareden annemin telefon numarasını almaya! "BU ÇOCUK NEDEN SUSMUYOR, NEDEN YAAA!" diyerek attığı çığlıkları sadece telefonun öbür ucundaki annem değil, maalesef ben ve sınıf arkadaşlarım da duyardık. Hatta sanırım ikinci katın tamamı...
Düşünsene! Tahtada bölme işlemi anlatan bir öğretmen var ve yaşına göre gereksiz uzun, çubuk krakere benzeyen bir çocuk dersin en heyecanlı yerinde parmağını sıra arkadaşının gözüne sokarcasına havaya kaldırıp söz istiyor!
"Hocaaam, hocam. Yav hocam, offf!"
(Resmen sırada dört dönüyorum. Beni görsün de söz hakkı versin diye yapmadığım hareket kalmıyor. En sonunda görüyor! Hafifçe iç çekiyor.)
"Efendim Tolga?"
(Ayağa kalkıyorum.)
"Yav hocam, saat kaç?"
(İlkinden biraz daha uzun bir iç çekiş, sorunun saçmalığını düşünüş ve saate bakış.)
"Ona yirmi var. Konumuza dönelim, evet şimdi..."
(Cevaptan tatmin olamadığımı fark ediyorum ki tekrar söz istiyorum. Aynı parmak, yine ve yine havada!)
"Hocaaam, hocam. Bi tekrar bakar msınız yav?"
(Sırada dört değil, sekiz dönüyorum. Beni yine görüyor. Bu sefer, tahtadan uzaklaşıp bana doğru yaklaşıyor.)
"Buyur evladım?"
(Yüzündeki ifade bana kısaca "Şu an bana dünyaya meteor düşeceğini söylemen lazım geri zekalı!" diyor. Ancak korkum yok, sorumu sormak istiyorum.)
"Saat neden ona yirmi var hocam? Bana bi açıklar mısınız yav?"
En son hatırladığım, sınıf öğretmenimin omzumu kavrayıp sınıf kapısının önünde annemi araması, titremesi, ağlamaklı ses tonuyla konuşması ve annemin okula gelmesi olmuştu. Evde olanlar şiddet içerikli olduğu için yazamıyorum maalesef!
Lisede de durum pek değişmedi. Artık büyümenin etkisiyle durmam gereken noktada durmak yerine 'kısık sesle' konuşuyordum! Duramıyorum arkadaşım, ben çok konuşmuyorum, konu konuyu açıyor!

Bir zamanlar susmuş bir Tolga vardı
Bunca yaşanmışlıktan sonra "4 yaşıma kadar konuşamadım, herkes uzun bir süre benim dilsiz olduğumu düşündü." desem?
Şaka yapmıyorum.
Hikayemin girişi şöyle. Doğuyorum, kafam normal bir bebek kafasından iki kat daha büyük. Fotoğraflarda minicik gövdemin üzerindeki kocaman kafamla Bratz bebeklerine benziyorum. Ancak doktorların söylediğine göre korkacak bir şey yok.
Aradan zaman geçiyor. Tolga bebek iki yaşında. Ancak geçen iki yıl içinde Tolga bebekten ses seda yok! İstediklerini ya da istemediklerini elleriyle gösteriyor, küçük homurtular dışında hiçbir ses yok!
Tolga bebek üç yaşına geliyor.
Lan bu bebek hâlâ konuşamıyor! Hatta artık bebek değil, baya baya kazık kadar çocuk!
Annemle babam beni bu durum için doktora götürürken, o dönemde alt katımızda oturan babaanneme yakalanıyoruz. Ters giden bir şeylerden şüphelenen babaannem, içeriden bir koşu çantasını ve ceketini alıp bizimle beraber hastaneye geliyor.
Bu arada, hastaneye giderken babamın iki teyzesini de babaannemin ısrarları sonucu alıyoruz! Cümbür cemaat bir şekilde hastaneye giriş yapıyoruz anlayacağın.
Babamın teyzelerinden birisi ve babaannem, sıra beklerken resmen ortalığı ayağa kaldırıyor. Yaklaşık on dakika içinde bütün Adana'yı doyuracak kadar adak adıyorlar. Olur da konuşursam mahalleliye neler neler dağıtacağız!
Sıramız geliyor. Sadece "Ben, annem ve babam gireriz." diye düşündüğümüz halde, tam altı kişi odaya tam anlamıyla dalıyoruz! Babam ve annem ayakta, ben babaannemin kucağında, teyzelerden biri babaannemin karşısındaki koltukta, diğeri sedyede oturuyor!
Annem durumu anlatıyor. "Konuşmak" kelimesini cümle içinde her kullanışında karşı koltuktaki teyzeden hafif bir hıçkırık ve burun çekme sesi, babaannemden de yeni bir adak geliyor!
Doktor, biraz daha beklememizi söylüyor. Sonuçta 'homurdanabiliyormuşum'. Annem, babam ve teyzelerden biri açıklamalardan tatmin oluyor.
Babaannem ve diğer teyze ise çıkışta kol kola girip bir şeyler konuşuyorlar, suratlarında memnuniyete dair hiçbir ifade olmadan!

Neler oluyordu?
Aradan haftalar geçiyor. Annemle evdeyiz, babam iş yerinde. Kapı çalıyor, babaannem aşağı kattan gelmiş.
"Bir hoca buldum." diyor anneme. "Bir üflüyormuş, dili çözülüveriyormuş herkesin!"
Annem karşı çıkıyor. Ancak karşısında Türkan Hanım var. Annem neden karşı çıktığını bile anlatamadan kendimi türbede buluyorum.
Hoca gerçekten okuyor, üflüyor ve bekliyor. Bekliyor, bekliyor...
Ancak bende tık yok! Sadece salak gibi gülümsüyorum çünkü tam karşımda horozlar birbirini kovalıyor, "Bunların burada ne işi var?" diye düşünerek sırıtıyorum.
"Konuşsana oğlum!" diye haykıran babaanneme sadece işaret parmağımla horozları göstererek cevap verebiliyorum.
Eve gidiyoruz...

Tam gün batarken
Aradan geçen günlerde sessizliğimi koruyorum. Babaannemse birkaç gündür evden sabah çıkıyor, akşam geliyor.
Annem, babam, hatta sanırım komşuların tamamı babaannemin yeni bir planı olduğunun farkında. Ve uzun sürmüyor. Akşam babam da evdeyken yukarı çıkıyor ve ağzındaki baklayı çıkarıyor. "Bir hoca daha buldum. Bana okunmuş bir anahtar verdi. Tarsus'ta bir kemer varmış, onun altına gideceğiz Tolga'yla beraber. Tamam mı çocuğum?" diyor.
Annemin tek kaşı havada. Babamsa annesini iyi tanıyor, "Tamam anne." diyor, "Arabayı bırakayım size, gidersiniz."
Ertesi gün, beş kişilik minicik arabamızda tam dokuz kişiyiz! Arabayı halam kullanıyor. Bir buçuk saat boyunca arabada sadece dua okunduğunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.
Annemin kucağında nefes almadan oturduğum bir saatlik yolun sonunda babaannemin dediği kemere varıyoruz. Güneş batmak üzere.
Babaannem kardeşine sesleniyor: "Güneş batmak üzere, biz Tolga'yla kemerin altına geçiyoruz o zaman."
Bana sormadan elinde kumaşlara sarılmış bir anahtarla beni kemerin altına sürüklüyor.
Ve daha da kötüsü, ağzımı açmamı söylüyor!
Teyzelerden birinden işaret geldiği an, elindeki anahtarı ağzımın içine sokuyor ve ağzımın içinde döndürmeye başlıyor!
"Ööööğğğrk!" diye babaannemin üstüne kusuyorum!
Eve dönüyoruz...

Babaannem pes etmiyor
Tarsus'taki kemer faciasından sonra, babaannem bir süre sessizliğe gömülüyor. Zira annem ortalığı ayağa kaldırıyor! Konuşmayan oğlunu karşısına alıp her gün tembihliyor: "Babaannen bir şey yedirip içirmek isterse, ağzına bir şey sokmaya çalışırsa kaç!" Kafamı sallıyorum.
Akşam yedi suları. Evimiz hıncahınç dolu, babamın tüm akrabaları ve kuzenlerim bizde.
Bütün çocuklar saklambaç oynuyoruz. Her ne kadar konuşamasam da gayet iyi saklanıyorum, en sevdiğim oyun.
Kendi yatağımın arkasında kuzenlerimden biriyle saklanmışken, mor kazağı ve kocaman inci kolyesiyle babaannem görünüyor! Kuzenime "Git hadi ebele bakiyim!" diyip çocuğu yolluyor.
Tam bir korku filmi!
Kuzenim gittikten sonra odamın kapısını kapatıyor. Elinde çay bardağı var, içinde de su!
"Al oğlum, iç şunu." diyor. Annemin tembihini hatırlıyorum. Kafamı sağa sola sallıyorum. Ancak babaannem bu, 'hayır'dan anlamıyor! "İç hadi iç." diyor. Kafamı tekrar sağa sola sallıyorum.
"İçsene lan pezevenk, nerelerden getirdik bunu, kırmayayım bir yerlerini!" diyor, bir de kulağımı çeviriyor hafiften!
Mecbur kalıyorum. İçimden "Annecim çok özür dilerim." diye diye içiyorum.
Ve bilin bakalım babaanneme ne diyorum: "HAYRİYE HALAM NERDE?"
Konuşuyorum yani!
Evimiz hıncahınç doluyken, babaannemin "AY VALLAHİ KONUŞTU!" çığlıkları ortalığı inletiyor, insanlar resmen ağlıyor, annem bana sarılıyor ve benim tek yaptığım şey annemin yaptığı pastalardan yiyerek gülümsemek! Her şey garip geliyor ister istemez.
Saklambaç oynamaya dönüyorum...

Bütün Adana doymuş olabilirim sayemde, nerede teşekkürüm!
Bütün o adaklar yapılıyor. Mahallede bir bayram havası var.
Sonradan öğreniyoruz ki, babaannemin bana içirdiği şey 'bülbül suyu'ymuş. Bülbülün zamanında birazını içmiş olduğu suyun kalanını ben kafaya dikmişim. Yine türbede hocanın biri önermiş, suya okumuş üflemiş.
Babaannem ilk iki faciadan sonra gayet gururlu, kadının yürüyüşü bile değişiyor.
Ve ben, o günden beridir hiiiiç susmuyorum! Yazının başında, olanları okudun zaten, tekrar anlatmama gerek yok!
Babaannem ve kalan akrabalarımın duaları mı, bülbül suyunun mucizevi etkisi mi, beynimin konuşmayla ilgili kısmının o anda devreye girmesi mi, saklambaç oynamanın verdiği mutluluğun dilime vurması mıydı, bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum. Hayat, gözlerinin içi gülen bu kadar insan arasında çok güzel devam ediyor.
Ben de, ders çalışmaya dönüyorum...

2 Haziran 2017

O kurnadan bu kurnaya çirkef sıçramış!

Gecenin iki buçuğunda, sınavlara çalışmanın verdiği yorgunlukla koltuklara sığamadığım için Fındıklı'dan 70 liraya aldığım yer yatağıma uzanmışım, karşımdaki sarı çarşafımın bana gülümseyişini görmezden gelerek telefonumdan dizi izliyorum. Çocukluğuma döneyim, beni mutlu eden dizilerden birisi olsun diye de Sihirli Annem açmışım, zaten en fazla 11. dakikada uyuyakalıyorum. "Aman kimse rahatsız olmasın, aman duymasınlar, sonuçta çarşaftan kapı da yapsam dışarıya ses gider şimdi." diye düşündüğüm için de, o kadar kısık bir sesle izliyorum ki; karakterlerin ağzını okuyorum diyebilirim. Kaç dakika izledim inan bilmiyorum, en sonunda uykuya hazırlığın en güzel evrelerinden birine geldim. Hani tam uykuya dalacağın, eğer bir ses duyarsan uyanacağın ama duymazsan uykuya teslim olacağın an. Yarı uyur yarı uyanıktan biraz daha fazla uyur bir hâl.
Hah, tam o anda, bi inleme duydum, şak diye açıldı benim gözler. Önce bi idrak edemedim, "Lan bizim habara hubara hup Perihan Teyze yapmaz öyle şey, kimi yatağa attı oğlum bizim köpek Taci'yi mi acaba?" diyerek aldım telefonumu elime, kulağıma yaklaştırdım. Sihirli Annem terbiyesini hiç bozmadan devam ediyordu, Perihan Teyze Dudu'yu cezalandırmakla meşguldü. Şöyle yavaşça doğruldum yataktan, etrafa odaklandım. Aynı inlemenin daha yüksek seslisi geldi bu sefer, "ulan" dedim, "ben sizin ağzınıza sıçmaz mıyım!"
Geçen yazıda bahsettiğim sevişgen çift, o iğrenç sesleriyle yine halvettelerdi. Mutfakta da diğer ev arkadaşım ders çalışıyor, mesaj attım hemen, "Bu şaka di mi?" diye. Önce mutfak kapısı açıldı, sonra çarşafım; ev arkadaşım geldi. Arka fonda "Sana ninni dinletirim, inim inim inletirim" çalıyor resmen, kahpe kızı çocuk içeride artık boğazlıyor mu, tokatlıyor mu; kız nasıl bağırıyorrr, kendini Sasha Grey sanıyor sanırım, O allahın salağı oğlan da orada o kız inledikçe muhtemelen kendini Johnny Sins sanıyor, daha beter abanıyor. Midem bi bulandı, hayattan soğuduğum an olarak tarihe geçti diyebilirim. Libidomun içine sıçtılar deyyuslar, bahar gelmiş anladık kıpır kıpırsınız da abi yapmayın allah aşkına, bu nasıl bi sestir ki duyduğun an kafanda kim altta kim üstte betimleyebiliyorsun! 
Kusmak üzereydim ki, ev arkadaşım "Abi oha artık!" dedi. Bak, normalde beni başından beri okuyorsan çabuk sinirlenen birisi olduğumu anlamışsındır. Bu özelliğimle birçok arkadaşım eğleniyor hatta. Bi de, anneme söz vermişim, kesinlikle ortalığı karıştırmak, ayağa kaldırmak, insanların üstüne yürümek, son radde olarak da karakola düşmek yok. Az kalsın düşecektim birkaç ay önce, onu daha sonra anlatırım. Neyse, ben ne zaman böyle şikayet etsem, annem "Sakin ol, sen büyük olan ev arkadaşına söyle, o konuşsun. Sen yeter ki sus, aman oğlum, Adana'dan uğraştırma bizi. Sen sonradan geldin." falan diyor. Hayır, aynı kira bana da giriyor her ay, ama ben şu boktan odama daha bir allahın kulunu getiremedim çarşafımdan utanıyorum diye. En son, sanırım çocuk kızın dalağını yerinden çıkarıyordu, kız öyle bağırıyordu çünkü, durdum durdum "İĞRENÇSİNİİİİZ, BIKTIM ARTIK, MİDEM BULANIYOR SİZDEN. LAN SAAT GECENİN ÜÇÜ OLDU, UTANMAZLAR!" diye, yazlıkta gece saklambaç oynayan çocuklara kızan Orhan Amca gibi bağırmaya başladım. Hop, sesler kesildi. 
Yatağa yattım. Abi sağa dönüyorum, yok! İçimde kaldı bir sürü şey, annem yüzünden o kadar susmuşum ki, muhtemelen sabaha sivilcem çıkacak. Sola dönüyorum, "Şunu söyleseydim, şöyle deseydim, şöyle dövseydim, hadsizler, görürsünüz lan siz!" diyorum. Aklımdan türlü türlü işkenceler geçiyor, çocuğun pipisini koparıp kızın burnuna sokmak, kızın ses telleriyle çocuğu boğazlamak, öhömmm öhömm. Sabaha kadar uyayamadım, erkenden uyandım. 
Maalesef Tolga olmak, 'içinde tutamayıp atarlanarak ortalığı velveleye vermek' demek. Elimde değil, abi sakin bir insan değilim! 
Sabahın köründe geçtim bunların kapısının önüne, bağdaş kurup oturdum. Annem aramıştı, aradım kadını hemen. Sonra bir bağırmaya başladım, kızın inlemeleri benim bağırmamın yanında sinek vızıltısı gibi kalır. "Ağızlarına sıçmayan ne olsun, bu odanın kapısı açılsın bi, görecekler günlerini. Kimsiniz lan siz, yaşamak istemiyorum artık o iğrenç sesleri yüzünden! Ben raporluyum olum, ağzınıza tükürecem lan sizin!" temalı, yaklaşık yirmi dakika bağırdım. En son annem telefonda ağlıyordu, "Hemen arkadaşlarını arıyorum gelip seni evden götürsünler, ayyy allahımmm oğlum erkenden ölecem senin yüzünden!" diyip duruyor.
Mutfağa kurdum pusumu, çıkmalarını bekliyorum. Sesime uyandılar bu arada, kızı duydum "Noluyor ya?" gibi bir şey dedi çocuğa odada. 
Ve ikisi de odadan öğlen bire kadar çıkmadı! En son, bi baktım, Sashacığım çıkış kapıdan sessiz sessiz çıkıyordu Johnny ile sessizce vedalaşıp. Hazırladım kendimi, Johnny elindeki kaseye mısır gevreği koymak için mutfağa girdi.
O an içimden geçen tek şey, işkencelerimi gerçekleştirmekti. Ama aklıma annemin suratı geldi, bir de diğer ev arkadaşımın "Bu salağın babası eli her yere uzanan bir adammış, kendisine hakaret edenleri mahkemeye veriyormuş." demesi geldi. Hayır versin mahkemeye, kazanırım! Derin bi nefes aldım, eğer ters bir şey derse döveceğim, sandalyenin kolunu tutuyorum sakin olmak için. Kıçım sandalyede bile değil, atlayacağım üstüne.
Sandalyemde döndüm bunun olduğu tarafa doğru, "Sen benim bu dünyada gördüğü en saygısız varlıksın." dedim. Sohbeti aynen yazıyorum:
"Anlamadım?"
"İki kişi arasında kalması gereken ilişkileri, eğer etraftaki insanlara duyurmaya çalışırsanız ucuzlaşır; siz ucuz insanlarsınız."
"Ha?"
"Ben senin kız arkadaşının o iğrenç inlemelerini duyup hayattan ve cinsellikten soğumak zorunda mıyım? Gecenin üçünde, o seslerden görüntüyü şak diye aklıma getirip kusacağım anlar yaşamak zorunda mıyım? Sen kimsin lan?"
"Kem küm."
"Bu evde birisi sabah beşte uyanıp işe gidiyor. Her gece ikide o korkunç kahkahalarınız yüzünden uyanıp size bağırmak mı gerekiyor, laftan anlamıyor musunuz lan siz?"
Durdum şöyle, çocuğun o bakışını görünce bi durdum. Şey gibiydi, bilgisayar ekranındaki videolara bakıp kol kası yapmaya çalışırken babasına yakalanan ergen bakışı. 
"Tamam ya anladık, teşekkürler. Bitti mi?" dedi, densiz! 
"Evet, bitti, çıkabilirsin şimdi." dedim. 
Sonraki günler sevişmediler, ya da seviştilerse de ben duymadım. Hatta kahkaha da atmadılar, parmak ucunda yürüdüler, içeride insan gibi sohbet ettiler. Ve asıl bomba, bugün evden ayrıldılar!!!! 
Evet, yurt odamda nefret ettiğim oda arkadaşımın bir hafta boyunca her gün aklına girip en sonunda onu yurttan soğutarak yurttan göndermiş olabilirim ama bu performansı gerçekten beklemiyordum kendimden. Bi rahatladımmm, bi rahatladımm var ya; ne zor şey içinde tutmak, susmak. Dövecektim ama hem mahkemeden korktum, hem de gerçekten çok salak bi çocuk, dövdükten sonra üzülürdüm muhtemelen. O hareketleri, ıslık çalışı, giydikleri, tavırları, ya bakışı bile buram buram "Benim zeka seviyem eksi on bir." diyor. Hayır, sanki ben Aynştaynım da çocuğa laf ediyorum. 

Not: Tek isteğim, bir gün bi şekilde bloga denk gelsinler de "Ayy ne komik çocukmuş." diyerek birlikte beni okurlarken kendilerini anlattığımı anlasınlar. 
Not 2: Ayıptır söylemesi, ama söyleyeceğim, işleri en fazla otuz saniye sürüyordu. Ama otuz dakika gibi geliyordu, bana ne!