24 Temmuz 2017

Eee, sonra neler oldu?

Adana'ya geldiğimden beri annemin evindeyim. Sanırım anlatmamıştım, annemle babam ayrıldılar ben İstanbul'dayken. Bu ayrılığı da FaceTime'dan öğrenen tek evlat olarak tarihe geçeceğim sanırım. Annem kiraya çıktı, ben de onunla beraber kalıyorum. Açıkçası babamla ilgili herhangi bir şey anlatmak içimden gelmiyor, yirmi yıldır aynı evde asla baba ve oğul olamayıp iki yabancı olduğumuz için evler ayrılınca da hayatımda değişen tek şey sesimin artık yükselmiyor oluşu. Haftada bir konuşuyoruz, o kadar. Bir de annemin artık mutlu olduğunu görmek beni çok sevindiriyor. Offf, sanırım bu kısımla ilgili şeyleri yazmayı istemiyorum, üzerinden biraz daha zaman geçtikten sonra belki anlatırım. 
Yeni ev, annemin tanımına göre "öğrenci evi". Bulaşık makinesi yok, tatlı kaşığı yok, eski evimizdeki kadar tencere tabak yok, salonda yemek masası yok. Annem eşyasız eve çıkmış, sıfırdan dizmiş evi. Eski evden hiçbir şey almadan hem de. Çok kavga ettik bu konuda, kadın tutturdu "Tek bir çöp bile almam oradan." diye. Bir sürü borca girmiş, hesap yapmış, "Altından kalkacağım bir şekilde." diyor. 
Çarşamba İstanbul'a uçuyorum, kuzenimin nişanı için. Daha doğrusu aynı uçağa 15 kişi bilet aldık, akrabalarla gidiyoruz. Herkes üç gün sonra dönecek de ben şu ev mevzusu için biraz daha kalacağım. Allahım, yine ve yine şu kıçım açıkta kaldı. Hayır ben anlamıyorum, kimseye karıştığım yok, ortalığı karıştırdığım yok, evde oturup Avrupa Yakası izliyorum ama olan yine bana oluyor. Adana'dan çok yakın bir kız arkadaşımla eve çıkacaktık, her şey hazır, ev bile bakıyoruz, sorun üstüne sorun çıktı, olmadı. Şu an hem başımı sokacak bir ev hem de ev arkadaşı bulmam gerekiyor. Bir sürü ilan görüyorum, işte "üç odalı evimizin bir odasına arkadaş arıyoruz, şuraya yakın buraya on dakika bilmem ne". Tam kafama yattı gibi oluyor, annem yandan başlıyor hemen "Bu yıl neler olduğunu hatırla, ev arkadaşını sen seç de yine olanlar olmasın." Şeyden bahsediyor işte, sevişgen çift vardı ya evden kovdum en son, ya onlardan ya da yurttaki oda arkadaşlarımdan mı acaba? Ne çok insanla anlaşamamışım ben be, şeker gibiyim halbuki... Geçen sene o kadar zor geçti ki bu konuda. Bir de bir ay kaldığım ev için emlakçıya öküz gibi para vermiştim. Sürekli onu hatırlatıyorlar zaten. Babam da yandan darlıyor her aradığında, "Kimseyi bulamadın mı, hâlâ mı yok, sen aradığına emin misin ya?" diye. Diş hekimliği grubuna bile yazdım ama onlar da haklı. Tanımıyorlar etmiyorlar, herkes benim gibi düşünüyordur muhtemelen. Ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Gönül istiyor ki tek başıma eve çıkayım ancak gerçekler yüzüme jilet gibi geliyor yeminle. Babamın bana yolladığı paranın komikliğini bırak, annemin aldığı maaşla biz hem Adana'da hem İstanbul'da iki ev kirası, bana harçlık, ev ihtiyaçları ve faturaları mı ödeyeceğiz. Soyadımın Ilıcalı, Koç ya da Sabancı olmasını bu yüzden istiyordum. Boştayım kardeşlerim, bu soyada sahip herhangi bir kişi beni ailesine alabilir. Bi kere, aşırı uzun boyluyum, perde asarım, üstteki tabakları verebilirim, ampul değiştirebilirim. Biraz da komiğim, şaklabanlıklarıma güler geceleri eğlenirsiniz. Lan sanırım başka güzel özelliğim yok, ağlayacağım şimdi.

Not: Canım Fan Club üyelerim benden selam istemişler. Abi, kendimi Tarkan gibi hissediyorum lan çok komik. Hepinizi kocaman öpüyorum da, neden benim ifşalarımı bulup sayfaya dm atmak size bu kadar zevk veriyor anlamıyorum... Bazıları utanmadan yoruma yazıyor "Ss aldım." diye. Hayır bir de şey var, hangi fan club acaba adına kurduğu insan için "Onu tanımayan çok şey kaybetmiştir, tanıyanlar ise her şeyini..." yazmıştır yav. Amaan, bunlar işin şakası, benim club'ım bana benzeyecekti ya n'olacaktı? Sizi seviyorum, çok teşekkür ediyorum ama fotoğrafımı paylaşıp altına "Tanrı seni ibret olsun diye yarattı." yazan kişi, bulacam lan seni!!!!

14 Temmuz 2017

Mezuna Kalacaklara ve İstanbul'da Öğrenci Olacaklara

İki YGS, dört LYS oturumuna girmiş, bir LYS sınavına da "Belki eşit ağırlıktan yazarım." diyerek para ödeyip sabah uyuyakaldığı için gidememiş birisini ben olsam sabaha kadar dinler, tavsiyelerini not alırdım. Demet Akalın'ın "Burada tecrübe konuşuyor!" sözleri sanki onun için yazılmış gibi gelirdi çünkü. Kendimden başkasıymış gibi bahsetmek de pek havalı yav!
Biliyorum, sınav açıklandı, moraller pek yerinde değil. Sınavınızın açıklanacağı gün heyecandan sizden daha erken uyanmış birisi olarak yazıyorum bu arada, bana güvenebilirsiniz yani! Size oturup "Şöyle ders çalış, böyle konuyu dinle, şunları çöz." diyecek birisi olduğumu pek düşünmüyorum, çünkü hayatım boyunca düzenli bir insan olamadım. Bir aylık ödevini yirmi sekizinci gün hatırlayıp eve kapanan birinden bahsediyoruz, ben kimim de öneride bulunuyorum... Buraya, tercih işinde size yardımcı olmaya geldim. Ha, aklınıza sakın "Şu okulun hocaları daha iyi, bu üniversitedeki eğitim on numara, akademik zattiri zutturuklar pek şeydir efenim." diyen birisi gelmesin. Ben daha ziyade İstanbul'dan bildireceğim. Önce kısaca benim iki senemden bahsedeyim, sonra madde madde konuşalım.
Sınavlara iki sene girdim, aynı konuları elli sekiz kere çalıştım çünkü konularla aramda muhteşem bi bağ kurdum, bırakamadık birbirimizi. Onlar öyle değerli, öyle önemli konulardı ki, beni kendilerine bağladılar ve müptelası oldum hepsinin! Tabi bu, işin şakası. Açıkçası uzaydaki bir gezegenin sıcaklığını ve yaşını konuştuğum herhangi bir arkadaş ortamım yok. Ya da hiçbir arkadaşımla üç x kare'nin türevini almak için buluşmuyorum. Kız arkadaşımla sohbet ederken "Alın tepesinin ortasından kaşlarının arasına bi dikme indireyim." demiyorum. Kankamla pizza yerken "Hmm, ağız, yutak, hooop yemek borusu, yallah mideye..." diye içimden saymıyorum. Sayanınız varsa büyük saygı duyarım ama nedenini de öğrenmek isterim! 
İlk senemde, sayısalda yirmi bin yaptım. Türkiye birincisi olmuşum gibi davranmaya başladı herkes, benim yerime tercih listesi oluşturmalar, her gün arayıp "Bak şu meslek şu üniversitede baya iyiymiş." demeler... Ne yalan söyleyeyim, şu anda muhtemelen bu yazıyı okuyanların yüzde sekseni gibi "En güzeli yazıp gitmek, ben bir daha kaldıramam böyle bir seneyi." diyerek oturdum, arkadaş gazıyla Ankara'daki üniversitelerin yarısını döşedim. Diyetetik, eczacılık, FTR, odyoloji... Hacettepe olacağı kesin, herkes benimle gurur duyuyor! Ama bi sorun var, Ankara'da deniz yok! Adanalıyım ulan ben! Şaka şaka. Sorun, benim içime hiçbir şeyin sinmeyişi. Tekrar deneme şansım varken yarışı bırakıp gidişim. Diş hekimi olacağım, derken, başka bir şey oluşum. Kendimden beklediğim performansı gösteremediğim için vazgeçişim. 
Tercih sistemi gece 12'de kapanacaktı, ben akşam sekizde internet kafede herkesten gizli tercihlerimin hepsini sildim. Üstüne telefonumu da kapattım, bütün WhatsApp gruplarına 00.01'de "Ben bi sene daha deniyorum, yine beraberiz!" yazdım. Olan babama oldu, Ankara'da yurdumu bile ayarlamıştı, şok geçirdi adamcağız. 
Hayat öyle garip, öyle sürprizlerle dolu ki. Ne zaman bir şeyden vazgeçecek gibi olsam aklıma hep o an bulunduğum konumun son durak olduğu gelir. Yani şu an vazgeçmeyip devam edersem başaracağım! O yüzden, eğer bir kere daha deneme şansın varsa lütfen dene. Eğer o sefer de olmazsa, yine kalbin buruk olacak ama en azından "Elimden geleni yaptım." diyeceksin, o his gerçekten denemeden gitmekten çok daha iyi. 
Adana'nın o sıcağını bilen bilir, Ağustos'un ortası, yanıyoruz bildiğin. Fellik fellik gezerek dershane aramaya başladım, gittim yazıldım bir yere. Kafamdaki planı da yaptım, İstanbul'da bir üniversitede diş hekimliği, yanına parasını verip Radyo Tv Programcılığı, ilk senede yandan bir dil kursu ve bulduğum tüm etkinliklere koşarak gidiş! 
Zor gelmiyor değildi, yine popoyu kilo ala ala büyütmek, aynı konuları yine dinlemek, fiziği yine yapamamak, ders çalışmak. Ama hep şunu söyledim, yıllarca mutlu gideceğim bir iş için vereceğim bir sene; yıllarca "Bitse de gitsek." diyerek gideceğim bir iş için vermeyeceğim bir seneden daha büyük bir kazanç. 
Sonra ne mi oldu? Öhööm öhömm, ayıptır söylemesi, 14 bin yaptım. Bütün diş hekimlikleri tek sıra halinde dizildiler önüme, aralarından ben seçtim. (Bir iki tanesi bana layık değildi diye gelemediler, höh!) İstanbul'da, ilk senesi İngilizce hazırlık olan bir diş hekimliğine hooop, kapağı attım. Kıskandırmak istemem ama öküz gibi gezdim! Hahaytt, yandan Japonca bile öğrendim. Radyo Tv Programcılığına başladım, iki üniversite okuyorum diye ne havalar attım var ya! (Vizelerimle hep çakıştılar, çok küfür ettim o ayrı.) 
İstanbul yazmak isteyenler için, kısa ama bence uzunluğuyla ters orantılı etkiye sahip engin bilgilerimi vereyim:
-Parasız kalmaya hazırlıklı olun. Şehir, resmen para yiyor! Neye, nasıl, neden harcadığınızı asla anlamıyorsunuz ama bir bakıyorsunuz, paranızın yatmasına günler var ve cebinizde beş kuruş kalmamış. Akbilinize sarılıyorsunuz, o olmazsa barınamazsınız!  
-Pahalı. Adana'ya üç ayda bir geldim ve her gelişimde poşet poşet meyve yedim. Haberlerdeki o fiyatlar o kadar doğru ki. BİM, bir anda en yakın arkadaşınız oluyor. Makarnalar, konserveler, abur cuburlar, yine makarnalar... Öyle ana evindeki gibi, yok "Tuzu eksik!"miş, yok efendim "Anne ya, bu ne be!"ymiş, nerdeee! Amacınız, doymak. Doymak için yiyorsunuz ve ne yediğiniz önemli olmuyor çoğu zaman, ona göre.
-Çok insan var, dolayısıyla çok çeşit insan var. Umarım arkadaş konusunda şanslı olursunuz.
-Ulaşım zor. Bir yerden bir yere dört araç değiştirdiğimi biliyorum. Ama kulaklığınız ya da romanınız varsa zaman bir şekilde geçiyor. (Sabahları metrodaki insan sayısını görünce umarım beni hatırlarsınız.)
-İhtiyacınız olan her şey var. Hayatımda ilk kez kostüm dükkanı gördüm sanırım. Ya da şehrinizde olmayan onlarca şeyi bulabiliyorsunuz. Ben Japonca ve senaryo kursu buldum mesela. Sanırım belediyenin açtığı bilmem kaç dalda kurslar da var, kayıt için zaman kovalarsanız on numara hizmet yeminle. 
-Bana göre, kesinlikle her öğrenci aileden uzakta kalma tecrübesini yaşamalı. En başta zor ama sonra çok farklı. Hep özlüyorsunuz, hep aklınızdalar ama gecenin köründe Kadıköy'de kaldırımda arkadaşlarınızla otururken "Vay beee!" diyip etrafa bakıyorsunuz gülümseyerek. Olgunlaştığınızı hissetmek de cabası.
-Sadece vapur için bile yazabilirsiniz, kefilim ben! Bütün derdimi unutuyorum bindiğim zaman.
-Akdeniz çocuğuysanız, totonuz donacak kışın. Ona göre giyinin. Kulaklarım düşecek sandım kar yağdığı zaman. Ha bu arada kar topu savaşı filan iyi güzel de, kaç kere totomun üstüne yapıştım, kaç kere kaydım düştüm saymadım... 
-Tek kişilik olduğu meçhul olan bir kanepede arkadaşımla yanak yanağa uyumuşluğum, bir arkadaşımın yatacak yer olmadığı için yere karton serip uyuduğunu görmüşlüğüm, havlulardan kendime yastık, bornozdan yorgan yapmışlığım, gecenin köründe acıktık diye yaptığımız sade makarnayı kebap yer gibi bir mutlulukla yemişliğim var. Benim için dünyanın en güzel zamanları diyebilirim.
-Gezecek o kadar çok yer var ki. Hepsi için arkadaşlarınızla "Tamam bir gün kesin gideriz." diyorsunuz.
Vallahi benden bu kadar. Yine sorunuz olur bir şey olur, her yerden yazabilirsiniz. Seneye tekrar hazırlanacaksanız kocaman başarılar diliyorum, tüm kalbimle. Üniversiteli olacaksanız da "Hadi hayırlısı, yepyeni maceralar yeni bir şehirde başlıyor!" diyerek heyecanlandırayım bari. 

5 Temmuz 2017

Dokuz Ayda İstanbul'da Başıma Gelen Muhtelif Olaylar

Yazıyı olanları unutmamak için yazıyorum ama sanırım hiçbirini unutamayacağım zaten. Röportajımda da dediğim gibi (Yalnız 'röportajım' filan, sen hayırdır Tolgaaa!) bela mıknatısı gibi bir şey olduğum için, çok şükür, daha 'i'sini bilmediğim caaanım İstanbul'da başıma gelmedik şey kalmadı. Bazılarını yazamadım, hem zamanım olmadı hem moralim pek yerinde değildi. Öfff, tamam, kendimi yazı yazacak kadar iyi hissetmiyordum. Başıma gelen bir şeyi yazacak olsaydım, yazı ortalarından bi yerlerinden hoop aşk acısı, kahır, dert, üzüntü, keder, "Niye sevdiğim kadar sevilmedim?", "Umarım bunları okuyorsundur, ben seni çok sevdim sen neden bana bele yaptın?!"a bağlayacaktım. Madde madde, bi kısmını yazmak istiyorum. Ve evet, gerçekten, üzerinden zaman geçmiş trajedi komediymiş, Daha yazmaya başlamadan sırıtmaya başladım çünkü!
-Arkadaşımın evinde kalırken, gece gürültü yaptığımız için evi polis basması
-Okulun ikinci haftası yemekhanede okul kartımı kaybettiğim için okula tam 9 ay boyunca, önce kimlik bırakarak misafir öğrenci olarak girişim, daha sonra arkadaşlarımın kartlarını alarak okula ara sıra Onur, bazen Merve, bazen Talha, genelde Ezgi olarak girişim ve çıkışım, üşengeçliğimden okulun son haftası kartımı tekrar çıkarışım (Alkışlarınızı buradan duydum.)
-Sabah metro kapısının ben kapı aralığındayken üstüme kapanması ve arada sıkışmış olmam, korkudan altıma sıçarken "Sizi sürüm sürüm süründürecemmm! Şikayet edecem lan sizi!" diye haykırışıma yolcuların gülmesi
-Kar yağmaya başlayınca mutluluktan ellerimi açıp dönerken arkadaşlarımın beni unutması ve kayboluşum
-Kadıköy Rıhtım'da arkadaşıyla telefonda "Gardaşımm, yiğidim beee!" diye konuşan adamın telefonu kapatınca yanına gidip adres sorduğumda "Ay dont sıpik Törkiş." diyip kaçması
-Yeni bir yerleri keşfetmeye çalışıp her ânımı snap atarken arkadaşımın vapurda merdivenlerden düşerek omuzunu çıkarması ve benim numune acilinden de snap atışım...
-Kebapçıya gittiğimde gördüğüm bulgur pilavı, yaşadığım şok 
-Dürümün yanına meze getirmeyen garsonla yirmi dakika kavga edip meze ve çiğ köfte hazırlatışım
-Yurt müdürlüğünde kapısında "personel harici giremez" yazan tuvalete çiş yapmak için girişim ve yakalanmadan çıktım sanıyorken bir adamın arkadan "Bir daha olmasınnn" demesi...
-Her "Adanalıyım" diyişimde "Orada gerçekten öyle insanlar var mı ya?", "Güneşten ne istediniz be abi?!" demeleri
-"İngilizcem baya iyi, ben bu sınavı kolayca geçerim." diyip ilk hazırlığı geçme sınavından kalışım, "Yarı dönemde kesin biter, hahahaytt be sonra da tatil yaparım." diyip yarı dönem sınavından da kalışım, konuşma sınavından 50 olarak sınıf sonuncusu oluşum
-Radyo Tv sınavlarımdan birine girmek için yanlış okula gidişim, bunu son on dakika fark edişim, diğer okula zürafa gibi koşuşum
-İnsanların beni çok kitap ve yandan Radyo Tv okuyorum diye elit sanması jdksjdk
-Senaryo kursuna yazılırken kahpe sekreterin bana "Ay senaryodan önce diksiyon kursuna gitmek istemez misiniz, ihtiyacınız var sanki." diye iki kere sorması...
-Altı kere gittiğim mekanı seksen kişiye sormadan hâlâ bulamayışım
-Okula asla ve asla erken gidemeyişim
-Hastalıktan ölürken hastane aciline mavi şapkamı ters takarak gittiğim için durumumun acil olduğuna inanmamaları, ortalığı "NEDEN KİMSE BANA İNANMIYOR, NE OLUYOR ABİ" diyerek ayağa kaldırışım
-Arkadaşlarımın benim için hazırladığı doğum günü partisine uyuyakaldığım için bir tek benim gidemeyişim
-Kadıköy Rıhtım'daki bir iskendercide iskendere 65 lira verdiğim için 4 gün aç kalışım ve bunu anneme ses kaydı olarak anlatırken annemin yüz kişinin içinde kaydı açması, rezil oluşum, babamın beni arayıp "Eşşoleşşeğin çocuğu, sana para mara yok artık." demesi
-Daha ilk senemde iki ev, bir yurt değiştirerek arkadaşlarımın akıllarında valizimle kalacak oluşum
-Yurttaki oda arkadaşımdan gıcık aldığım için çocuğun kanına girip her gün yurt hakkında "şöyle kötü, böyle iğrenç, gidelim abi ya burası çekilir mi?!" diyerek çocuğu etkileyişim ve çocuğun altıncı gün yurttan ayrılması kdjsks (Ben üç ay daha kaldım...)
-Çıktığım ikinci evdeki ev arkadaşlarım olan iki çiftten birinin her gün birkaç saniye süren porno çekmeye çalışmaları, en sonunda benim patlayışım ve evden gitmeleri
-Bi ara su alacak param kalmadı diye ilaçlarımı kalmış kolayla içişim (Sonra otuz kişiyi aradım, midemden garip sesler geldi)
-İlk evimde bağıra çağıra şarkı söylerken ev sahibimin beni arayıp "Şikayet geldi." demesi...
-Japonca kursumda Akiko hocanın getirdiği Japon cipsi... (Bildiğiniz gibi değil, yosun kokuyor tadı bi garip anam anammm)

Yazmadığım tonca şey var ama bir tanesini daha yazmak istiyorum. Beşiktaş patlaması olduğunda, uğruna Tolga Tilbe olduğum kişiye tam 100 gün sonra o son "Konuşmak istemiyorum." mesajına rağmen "İyi misin?" diye mesaj atışım ve konuşmamız. (Bunu yazmayacaktım çünkü öğrenip ağzıma edecek insanlardan korkuyordum...) 

Not: Peki benim adıma fan club açılması...